Yedi Kapılı Kırk Oda - Murathan Mungan      Murathan Mungan’ın Yedi Kapılı Kırk Oda adlı kitabında yer alan yedi hikaye üç kemerle birbirine bağlandıktan sonra yer ve gök kapısına çıkıyor. Birinci kemerde iki Doğu masalının çekirdeğinden yola çıkıp yazarın zengin diliyle beslendikten sonra ete kemiğe bürünmüş, iki Doğu hikâyesi var: Dumrul ile Azrail ve Kan Kalesi.

İkinci kemerdeki hikayelerin tohumu Batı’dan. Robinson ile Crusoe ve Mavi Sakal. Üçüncü kemerdeki hikayelerin kökeninde masallar yok. İlkinde Dünya’nın en şöhretli trajedi kahramanıyla en kanlı tiranı karşı karşıyalar. Hamlet ile Hitler. Üçüncü kemerin Wagner Körfezi isimli ikinci hikayesindeyse farklı kahramanların gözlemlerinden yola çıkarak orta yaş aşklarını, düş kırıklıklarını, hüzünlerini masaya yatırıyor yazar. Son hikayenin kahramanı olan güvercin bin bir gece masallarından yola çıkıp çeşitli halkların söylencelerinde kanat çırpmış çok bildik, tanıdık bir kuş. Ancak  o da yazarın kalemiyle şekil değiştirip gibi başka gömlekler giyiniyor.

Bütün hikayelerin ortak izleği ben ve öteki ayrışması ya da başka bir bakış açısıyla insanın aydınlık ve karanlık yüzü. Zaman zaman birbirinin can düşmanı olan karşıt kişilikler hikaye ilerledikçe birbirinin içinden geçip ötekine dönüşüyor. İyiyle kötünün birbirinden kesin sınırlarla ayrıldığı ve her zaman iyinin zaferiyle sonuçlanan klasik masal dünyasından yola çıkıp; akla karanın, cellatla kurbanın birbirine karıştığı kahramanlara sahip, daha gerçekçi bir aleme ulaşıyoruz. Masalların büyülü anlatımıyla sunulmuş olsa da yüzümüze bir tokat gibi çarpan, acımasız gerçekler var bu hikayelerde.

          Yazarın çok sevdiği ve hemen her anlatısında az veya çok rol verdiği aynalar bu kitapta da sık sık karşımıza çıkıyor. En büyük rolü Hamlet ve Hitler hikayesinde üstlenmiş; ancak diğerlerinde de, bir cümlecikle de olsa aynaya rastlıyoruz. Sık rastladığımız bir başka ortak unsur da Kuzey ışığı ve Yıldız’ı.

         Dumrul ile Azrail çift anlatıcısı olan bir hikaye. Birinciden olayı dinlerken, ikinci anlatıcı Azrail’se hikaye geliştikçe kendi iç dünyasını açar bize. Böylelikle hikayenin sonunu hazırlayan içsel dönüşüme birinci elden tanık oluruz. Azrail bir insan cismine bürünmüştür ve Dumrul’la görüşmeden önce köprüyü bütün ayrıntılarıyla anlatır. Masalın başladığı noktadır köprü; çünkü, Dumrul’un öfkesini taşırıp Azrail’e kafa tutmasının nedeni, bütün hünerini göstererek inşa ettiği bu köprünün üstünde bir yiğidin ölüsünü bulmasıdır. Dumrul’un yanına gitmek için zamanın gelmesini beklerken kendi iç çatışmalarıyla oyalanır Azrail. Ölümlü bir can taşımanın ne demek olduğunu anlamaya çalışır. Vakit gelip karşılaştıklarında Dumrul’un görkemli, dirim fışkıran bedeni köprüsüyle kıyaslanarak bütün ayrıntılarıyla betimlenir. Ölümünün yersizliği, zamansızlığı vurgulanır.

         Aynen Dede Korkut’un masalındaki gibi gerçekleşir olay. Yerine geçecek başka bir can bulabilirse hayatı bağışlanacaktır Dumrul’un. Üç kapı vardır gidebileceği. Ana baba ve yar kapıları. Yola çıkmadan önce köprüyü gören bir tepeye çıkıp soluklanır, iki eski dost gibi ölümü sorgularlar. Ardından birlikte kapıları çalarlar sırayla. En umutlu olduğu ana kapısından geri çevrilir Dumrul. Baba kapısından da… Oğulları için canlarından olmama nedenlerini okurken hayatla, ana baba, evlat ve aile ilişkileriyle ilgili etkileyici yorumlarından etkilenir, haklı buluruz ikisini de. Yar kapısına geldiklerinde hikayeyle masalın yolları ayrılır. Çok umut bağladığı, kendisini canından çok sevdiğinden emin olduğu yavuklu da kabul etmez ölümü. Onun da kendince geçerli nedenleri vardır. Bütün kapıları kapanınca yeniden döndükleri tepede ömründe ilk kez gerçeklerle yüzleşir Dumrul. Umutları tükenmiş, Azrail’e yenik düşmüştür. Kaçınılmaz sona, yiğitliğine yaraşır biçimde olabildiğince korkusuz, titremeden gitmekten başka bir şey düşünmemektedir artık. Hikaye boyunca Dumrul’la yan yana duran Azrail de iç sorgulamalarını bitirmiştir bu arada ve Dumrul’un canını almak bir yana, ölümünü görmeye bile dayanması olanaksızdır. Ölümsüz canını ölümlü bir bedene dönüştürerek Dumrul’un hayatını bağışlar. Delikanlıya ölümsüzlüğünü feda edecek kadar bağlanmıştır.

         Yazarın bütün hikayelerini ağır ağır, tadını çıkararak anlattığını düşünürsek Dumrul ile Azrail uzun bir anlatı sayılmaz; ancak, düşünmeyi seven okura o kadar çok önerme sunar ki her biri saatlerce tartışılabilir. Bittikten sonra yaşamını okurun beyninde, belleğinde ilerleyerek sürdüren hikayelere iyi bir örnektir Dumrul ile Azrail.

           Hayatı, ölümü ve sevgiyi sorgulayan ilk hikayenin ardından gelen Kan Kalesi yedi levhadan oluşuyor. Üç, yedi ve kırk Murathan Mungan’ın yazılarında sık sık gördüğümüz rakamlar. O yüzden şaşırtıcı değil. Adını Hazreti Ali’nin cenk hikayelerinden ve Ağrı ili sınırlarındaki günümüze temel kalıntıları kalmış bir kaleden alan hikayede birbirinden ayrı düşüp can düşmanına dönüşmüş ikiz kardeşlerin cenklerini okuruz. Yanı sıra akan farklı bir kan hikayesiyle paralel gider ikizlerin masalı ve avla avcının yer değiştirmesiyle sonuçlanır. Bu masalın esas kahramanı kandır sanki. Kan kutsanır.

         Robinson ile Crusoe ıssız adaya düşen bir adamın maceralarını okumaya hazırlanan okura sürpriz yapar. Adaya düşen uygar bir adam da, Cuma da yoktur burada. Hayatını yazdırmak isteyen bir Robinson ve kitabın yazarlığını üstlenen Crusoe vardır. İki kahraman da umutlarının sonuna ulaşmış birer yalnızdırlar. Hikayenin kahramanı yazar, bir hayatı yazmanın zorluklarına değinirken yazı serüveninin zorluklarına, yarattığı düş kırıklıklarına da değinir bolca. Yazmanın aslında kendini anlatmak, anlatırken kendini yeniden üretmek, dönüştürmek olduğundan söz eder. Daniel Defoe’nin romanındaki ıssız adayı bir metafor olarak ödünç alan hikaye onu insan tekinin yalnızlığına ve yazmanın sancılarına sembol olarak kullanır.

         İkinci kemerin ilk hikayesi Mavi Sakal, hikayeden çok, kısa bir bilimkurgu polisiye roman. Son yıllarda yükselen ve saygınlığı artan bir alt tür olan bu tarzda da çok başarılı yazar. Dilinin zenginliğinden ödün vermeden böylesi bir anlatının gereksindiği hızı yakalamayı başarmış. Bu hikayeden aldığımız tat, yazarın aynı türden daha uzun soluklu romanlarının  beklentisine girmemize neden oluyor. Bir krem sürerek istediği görüntüye sahip olabilme hayali sunması bile bir çok okur için yeterli bir fantezi bence. Sonundaki ilginç sürpriz de kitapta sık karşımıza çıkan kişilik değiş tokuşlarının güzel bir örneği.

         Üçüncü kemerdeki Hamlet ile Hitler hikayesinde elini bir türlü kana bulayamayan zavallı bir prensle bir kan dökücü karşı karşıyadır. Bir tiyatro oyunundan yola çıkan hikaye, aslına uygun olarak, yine sahnelenme ortamı içinde anlatılır. Yönetmen, oyuncular, izleyiciler, suflör, dekor, hepsi mevcuttur.  Hamlet’in babasının intikamını alabilmek için  öldürmesi gereken kişi Hitler’dir; ancak bir türlü eyleme geçemez. Üstelik İbsen’in gözü kara kadın karakteri Hedda Gabler de hikayeye dahil olup Hamlet’in kan dökmedeki beceriksizliğini başına  kakar. Her türlü haklı gerekçeye sahip olduğu halde amcasının canını alamayan Hamlet sahneyi terk ettiğinde yerine; strateji uzmanları, danışmanları, yardımcılarıyla Hitler geçer ve işsizlikten şikayetçi olan mezarcıya “Sıranı bekle! Sana çok iş düşecek,” der. Kitlelerin bu sözleri alkışlamasıyla sonlanır hikâye. Alkışlayanlardan  bir tiyatro anlatısına  uygun biçimde seyirciler olarak değil, kasıtlı biçimde  “kitleler,” olarak söz eden yazar, barıştan yana görünen insanlığın aslında kana ve kan dökücülere olan iki yüzlü hayranlığını çok iyi vurgulamaktadır. Diktatör’ü seçim meydanlarında el çırparak bulunduğu mevkie getiren ve yıllarca verdiği emirlere itaat eden kitlelerle aynı anda insanın kanı seven karanlık yanına da gönderme yapılmıştır. Bu hazmedilmesi zor hakikat gerçek ve kurmaca kahramanlar yan yana getirilerek görülmemesi olanaksız bir biçimde gözümüze sokulur.

Wagner Körfezi hikayesinde yine bir tiyatro ortamında buluruz kendimizi. Başarısız aşıkların sahneye gelip aşk diyalogları çalıştırıcısıyla ilişkilerini onarmaya çalıştıkları, önünde Wagner Körfezi olarak isimlendirilen orkestra çukuru olan kocaman bir sahne vardır. Tavana yerleştirilmiş raylarda büyükbaş hayvan cesetleri sallanmaktadır. Bir önceki  hikayede de nedeni açıklanmaksızın yer alan bu cesetler her okurun kendine göre anlamlandıracağı ucu açık imgeler olarak ha bire ortalığı kana boyarlar. Çok kahramanlı bu hikayede aşkın ne olduğu tartışılır. Orkestra çukuru insanın kendisiyle yaşadıkları arasına koyması gereken mesafeyi simgeler. Bu uzaklığı oluşturamayanlar yavanlığın sığ sularında anlamsız bir yaşam sürmeye mahkumdur. Sonunda aşkın ne olduğuna dair bir sonuç çıkmaz elbette; yine de, hikayenin son kahramanı yazar, aşkın en iyi karşılığının deneme olduğunu söyleyerek kapatır perdeyi.

            Son hikaye Yer Kapısı Gök Kapısı değişik anlatım biçimiyle okuyanı irkiltir ilkin. Şiire benzer bir girişle başlayıp, Bilge Karasu’nun bir kitabına gönderme yaptıktan sonra uçmaya başlayan güvercinin gördüğü her şey, noktasız virgülsüz akıp giden sözcüklerle anlatılır. Durmaksızın kanat çırpan bir kuşun bakış açısını çok iyi ifade eden bu kesintisiz anlatının bittiği yerde peri padişahının küçük kızına aşık olan Cihanşah’ın masalını dinleriz kendi ağzından. Masalın sonunda uçarak İstanbul’a gelen güvercinin gözünden İstanbul’u yine durmaksızın akan bir anlatımla takip ederiz. Yol boyu gördüklerini dinlediğimiz gibi noktasız, virgülsüz akıp gider Eminönü, Galata, Pera, Gülhane, Unkapanı. Güvercinin gözünden neleri görmez, kimlerle karşılaşmayız ki? Halit Ziya, Abdülhak Şinasi, Sevgi Soysal, Refik Halit, Füruzan, Hasan Hüseyin… Özetle bir güvercinin gözünden İstanbul’a, tarihe, ve edebiyata bir selamdır Güvercin Gömleği isimli son hikaye.

         Sonsöz: Murathan Mungan bu kitabındaki yedi hikayede hayata, ölüme, insana, aşka ve yazmaya dair eteğindeki tüm taşları dökmüş, bunu da imza günlerinde uzun kuyruklar oluşturan hayranlarının çok iyi bildiği, kendine has üslubuyla yapmıştır.

Yazan: Zerrin Soysal

 

(“Yedi Kapılı Kırk Oda” – Murathan Mungan; Metis, 2007, 1. baskı)

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Share on LinkedInPin on PinterestEmail this to someonePrint this page