yalnızca millie - Brooke DavisBir kitap alırken nelere dikkat edersiniz? Meselâ bir kitapçıya girip, içinizden geldiği ve önünüze çıktığı için kitap alanlardan mısınız, yoksa bir öneri üzerine mi okuyacağınız kitapları seçersiniz? Her iki alternatifin de verdiği haz farklıdır elbette. İlkinde içgüdülerim beni bir kitaba yönlendirdiği için heyecanlanırım. İkincisinde ise aldığım öneriden dolayı okuyacağımın “doğru” bir kitap olduğu hissi beni tatmin eder.

“Yalnızca Millie” bana ilk yöntemle geldi, hem de tamamen tesadüfî bir şekilde. İtiraf ediyorum: Ben bu kitabın kapağını beğendim! Doğan Kitap yine yapmış yapacağını, Brooke Davis isimli Avusturalyalı yazarın birçok ödül alan ve çeviri hakları 25 ülkeye satılan bu kitabının kapağını görsel algımızı etkileyecek bir renkte öne çıkarmış.

Brooke Davis tanıdığım bir isim değildi. Biraz araştırınca, gezi yazarlığı ve editörlük yaptığını, ilk romanı olan “Yalnızca Millie”yi Curtin Üniversitesi’nde doktora tezinin ön çalışması olarak kaleme aldığını öğrendim. Annesi tuhaf bir kazada ölmüş olan Davis’in genç kalemi bu kayıptan ciddi anlamda etkilenmiş.

Kapağın üzerinde yazdığı gibi “bütün dünyanın âşık olduğu hikâye“ye gelince…

Ölüm ve diğer kayıplarla yüzleşen üç karakterin hayatlarının kesiştiği bu romanda, ana karakter, yedi yaşındaki Millie isimli küçük bir kız. Etrafındaki her şeyin er ya da geç öldüğünü fark edince, bir “Ölü Şeyler Defteri” oluşturuyor ve kendine has ritüeller ile bu ölü şeyler için küçük cenaze törenleri düzenliyor. Defterine kaydettiği 27 ölü şeyden sonra, babasının 28inci ölü şey olması üzerine annesi, Millie’yi bir alışveriş merkezine bırakıp gidiyor. Millie burada annesini beklerken ümidini kaybetmiyor ve büyük bir azimle annesine nerede bulunduğunu gösteren yaratıcı “Buradayım Anne” işaretleri bırakıyor.

Daktilograf Karl, söylemek istediği şeyleri bir daktiloda yazar gibi ifade eden, eşinin kaybından sonra yaşadığı sönük hayattan Millie sayesinde kurtulan ikinci karakter.

Agatha Pantha ise kocasının ölümünden sonra etrafındaki insanlara bağıran, evinden dışarıya çıkmayan, yaşlanma sürecini farklı notlarla raporlayan, “aksi, huysuz, yaşlı kadın” olarak nitelendireceğimiz bir karakter.

Başlangıçta bir çocuk kitabı okuyor gibi hissettiğim bu hikâyenin asıl etkileyici özelliği sanırım anlatımının bir çocuk kadar saf, dürüst ve detaycı olması. Bir çocuğun gözünden hikâyeye bakmak okuyucuyu ferahlatıyor ve duygulandırıyor. Ölüm ve kayıp, yalnızlık ve acizlik, yaşlılık ve çocukluk gibi birçok hassas konuyu rahatlıkla birleştiren Davis, burada hepimize hitap eden bir mücadeleyi anlatıyor. Millie insanları farklı algılıyor, onlarla empati kuruyor, biz yetişkinlerin odaklandığı yüzeyselliğin altındaki derinlikleri yüzeye çıkarıyor. Okurken “içinizdeki çocuğun” sesini duyar gibi oluyorsunuz belki de. Unuttuğumuz, önemsediğimiz geçici statüler nedeniyle görmediğimiz iç güzelliklere odaklanmamızı sağlıyor.

Ancak bu kitabı genel anlamda tavsiye eder miyim çok emin değilim. Şöyle ifade edeyim; rahat okunan, yormayan, samimi bir kitap arıyorsanız, doğru adrestesiniz. Aldığı ödüllere rağmen, mutlaka okunması gereken bir başyapıt mı? Kesinlikle hayır! Edebî değerinin çok yüksek olduğunu düşünmüyorum, ama esas okuduğunuz ciddi içerikli kitaplardan soluklanmak için sevimli bir çözüm.

Brooke Davis’in halen yarı zamanlı olarak bir kitapçıda çalışıyor ve yazmaya devam ediyor olduğunu göz önünde bulundurursak, şüphesiz daha nice soluklanmalarımız olacaktır.

Yazan: Ece SONER

“Yalnızca Millie”(Lost & Found) – Brooke Davis; Doğan Egmont Yayıncılık, Ekim 2015, 1. Baskı

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Share on LinkedInPin on PinterestEmail this to someonePrint this page