GökhanABRAKADABRA*

Ve günler yürümeye başladı.
Ve onlar, yani günler bizi yaptı.
Ve bu şekilde doğduk biz,
yani günlerin çocukları,
sorgulayıcılar,
yaşamı arayanlar.

Çocukluğumuzda evin duvarında asılı dururlardı, bir kulakları sokakta oynayan çocuklarda bir kulakları evdeki sessizliği bozan radyoda olurdu. Koskocaman takvimlerin üzerinde, birbirini ezercesine ve aldırmadan üst üste dururlardı. Hiçbiri tanımasa da bir diğerini, varlıkları garip bir huzur verirdi birbirlerine. Yeni doğan çocuğa oradan isim biçilir, namaz vakitleri onların sayesinde bilinir, kimsenin duymadığı fıkralar, kısa öyküler beliriverirdi el kadar varlıklarında.

Bembeyaz kireçle boyanmış duvarların -ki o zamanlar renkli duvar boyaları pek sık kullanılmazdı, beyaz dışında renk bilmezdi çamurdan ya da sıvadan ya da tuğladan duvarlar- en sadık sevgilileriydi takvimler. Kimilerinde hiç gidemediğiniz ama hep gitmek, kavuşmak istediğiniz yerler olurdu. Cennetten bir köşe mi dersiniz, akarsuların geçtiği sarı papatyalarla dolu bir kır görüntüsü mü ya da dünyanın uzak bir köşesinde sizi çağıran ülkeler mi!

Duvar takvimleri her günün başlangıcında ya da her gecenin bitiminde gözünüzün içine içine bakar, zamanın ötesindeki, sanki o an var olmuş güne davet ederlerdi sizi. O güne temas ettiğiniz anda -şişeden çıkacak cin gibi- özgür kılacakmış gibi hissederdiniz ellerinizle dokunduğunuz günü. O günler insanların daha özgür oldukları ve özgürce düşünebildikleri günlerdi.

İnsan bugünü okurken geçmişte yaşadığı anılarla bağlantı kuruyor sıklıkla. Tıpkı bugün yüreğimize ve belleğimize dokunan ve bizleri içinde yaşadığımız gezegenin dört bir köşesine ve farklı zamanlarına götüren kitap gibi. Galeano Mayalarla başlayan ve sözcüğün yolculuğuyla biten kutsal kitabında günlerle yeniden bir buluşmaya çağırıyor bizleri. Bu buluşma bazen bir bulut avcısıyla, bazen Amerikan yerlileriyle bazen de Mayalarla son buluyor. Galeano -sözde fakir ifadede zengin insan- oldukça yalın ve basit bir anlatımla, günleri yaklaştırıyor düşümüze, düşüncemize ve yüreğimize.

Galeano bizleri büyülü masallara davet etmek yerine, gerçek öykülerle yüzleşmemizi sağlıyor. Önce düşüncemizi esir alıp günlerin, gecelerin ve gökyüzünün içine hapsediyor. Sonra da gökyüzünden aşağıya doğru bırakıveriyor; düşerken, sözcüklerin içinde kaybolup, günlerin ve gecelerin anlamlarını aramaya başlıyoruz. Galeano’yu okurken pek çoğu hiç duymadığımız öykü zihnimizde beliriveriyor tüm gerçekliğiyle. Olay kahramanlarından bazılarını tanıyoruz –Galeano’nun listesi o kadar kabarık ki- bazılarını da ilk kez konuk ediyoruz zihnimize. Bu kahramanlardan biri de ocak ayının hemen başlarında, bizleri dört gözle bekleyen Nazım; ülkesini terk etmek zorunda kalan ve asla vatanına dönemeyen, yaşamını uzak diyarlarda yitiren ve toprağının kendisini beklediği usta şair.

Galeano’nun bizleri en çok şaşırtacak özelliği az sayıda sözcükle günlere, gerçek öyküler yazabilmesi. Günler gözümüzün önünde canlanıveriyor Galeano’nun kaleminde. Öyle bir yerleşiyor ki içimize, ne günleri atmak olası içimizden ne de vazgeçmek tek bir günden. Her şeyin özüne inen, söylemek istediğini en az sözcükle anlatan Galeano, metni okuduktan sonra okuyucuya bırakıyor metin üzerinde düşünme ve metni tamamlama işini. Bazen bir tablonun karşısına geçeriz ve dakikalarca bakışlarımızı başka bir yöne çeviremeyiz, Galeano’nun içimizde yürüyen günleri de dikkatimizi başka bir yöne çevirmemize izin vermiyor, her adımda yeni bir serüvene, farklı bir coğrafyaya alıp götürüyor bizleri.

Kitabı kutsal kılan en önemli etkenlerden biri de istediğiniz anda, herhangi bir günü açıp okuyabilmeniz. Bazen uğurlu rakamınızın bulunduğu sayfayı okuyorsunuz, bazen doğum gününüzün tarihini, bazen de aklınızdan geçen herhangi bir günü. Seçtiğiniz günler ise dua niteliğinde; Irak uçaklarının Birleşik Devletler’i bombalamasından (20 Mart), ilk şarkılarının kaydını stüdyonun zemininde yapan Bob Marley’den ya da düşmanlarını bir atom bombasıyla öldürebildiği için tanrıya dua eden Amerika başkanı Harry Truman’dan bahsedebilir.

Galeano kitabı yazarken pek çok günü de yerleştiriyor belleğimize; dünya çocuk günü (20 Kasım), müzik günü (22 Kasım), anne sütü verme günü (12 Şubat), sosyal adalet günü (20 Şubat) bu günlerden bazıları. Kitap, günlerin resmi geçidine dönüşüyor bir süre sonra Galeano’nun kaleminde ve bizler okuyucu olarak tanıklık ediyoruz her bir günün önümüzden geçip gidişine.

Son sözü yılın son gününe bırakalım; üç günde bir bastıran ateşten kurtulmak ve ölümü korkutup kaçırmanın şaşmaz yönteminden bahsedelim. Bunun için göğe bir sözcük asmanız ve gece gündüz onunla korunmanız gerekiyor. Bu sözcük Abrakadabra, eski İbranicede Ateşini sonsuza yolla anlamına geliyor.

Ne dersiniz, bizlerin de göğe bir sözcük asma vakti gelmedi mi? Abrakadabra demek ve gece gündüz gökyüzündeki sözcükle korunmak için yılın son gününü beklememiz gerekmiyor!

Zaman hızla geçiyor, sözcüğünüzü iyi belirleyin…

Yazan: Gökhan Karaosmanoğlu

*Eduardo Galeano, Ve günler Yürümeye Başladı, Çeviren: Süleyman Doğru, Sel Yayıncılık, İstanbul, 2013 (İkinci Baskı), 416 sayfa.

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Share on LinkedInPin on PinterestEmail this to someonePrint this page