Tutunamayanlar - Oğuz Atay

Ergenlik çağını aşamamış bir toplumda tutunacak dal bulamayanların yazarı.
Önsözlerle, hayatı ve eserleri türündeki çalışmalarla her fırsatta ince ince dalgasını geçmiş bir yazarın ardından yazmak kolay değil. Tuşlara basarken yakışıklı yüzündeki alaycı ifadeyi görür gibi oluyor insan ve ensesinden kuyruk sokumuna doğru bir ter damlası süzülüyor. Ancak yapıtları öylesine çekici, etkileyici ve güncel ki okuyanı üstünde düşünmeye, konuşarak ya da yazarak edebiyatı sevenlerle paylaşmaya zorluyor. Tutunamayanların ardından sırayla öteki eserlerini de yeni baştan okuma arzusuna kapılmamak elde değil. Yeniden okuma da başlıbaşına ilginç bir deneyim. İnsan bir kitabı yirmi dört yıl sonra tekrar okuduğunda o kadar yeni, belleğinde yer edenden o kadar farklı bir  yapıtla karşı karşıya geliyor ki o okuma bir yeniden okumadan çok yepyeni bir okuma oluyor.

Yedi yıllık kısa bir süre içinde yayınlanan eserlerinin tümünde tutunamayan bireyleri anlatıyor yazar. Beyaz bir kadın mantosu giymiş bir adam bütün satırların arasında umarsızca dolanıp kendini anlayabilecek birini arayıp duruyor. Bulmaktan umudu kesişi simgeleyen son nokta öz kıyım. Denizin içinde manto görünmez oluncaya kadar yürüyüp gitmek ve kendine deli muamelesi yapan kalabalıklardan ebediyyen kurtulmak. Oğuz Atay’ın eserlerinde ölüm yok oluş değil kurtuluş, ebedi yalnızların sığındığı tek çözüm.

         Okura bıraktığı umutsa hemen tüm eserlerinde yer alan İsa figürü gibi yeniden diriliş ve bu ikinci gelişte anlaşılabilme dileği. Bu kadar karamsar mıdır gerçekte yazar? Sanmam. Satıraralarında ne kadar yalnızlık varsa o kadar da hatta daha fazla ironi ve  herşeyi “ti”ye alma var. Hiç bir kurum, kuruluş ve yaşam biçimini atlamadan insana dair ne varsa hepsiyle tatlı tatlı dalgasını geçiyor.. Tepeden bakan bir duruşla eleştirmiyor asla, sevgi dolu bir yürekle, gözleriyle okşayarak yapıyor bunu ve “demiryolu hikayecileri” öyküsünü şöyle bitiriyor: Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?

         Oğuz Atay “tutunamayanları” anlatıyor gibi görünürken aklı başında insanlara tutunacak dal bırakmamış olan sistemi ve yaşam biçimini eleştirmekte aslında. Okuluyla, bürokrasisiyle, mimarisiyle, insan ilişkileriyle bütün bir yaşamın yaşam olmaktan çıkıp buram buram samimiyetsizlik kokan tiyatro sahnesine dönüştürülmüş haline ayna tutar. Okuru farkında bile olmadığı maskelerinden kurtulup kendisiyle yüzleşmeye zorlar. Gündelik yaşamın hengamesi içinde insan olmaktan çıkıp öğrenci, öğretmen, mühendis, ev kadını, anne, baba, koca vb. rol kalıplarıyla yaşayanları silkeleyip gerçekte kim olduklarını sorgulamaktır tüm derdi.

Oğuz Atay okumak bir yüzleşme, gerçeği olduğu gibi yansıtan  bir aynada kendini tepeden tırnağa inceleme anlamına gelir. Bu da elbette ki enikonu cesaret gerektiren bir sorgulama biçimidir.

         İlk kitabıyla bir başyapıt ortaya koyan büyük yazarlardandır Oğuz Atay. İlk romanı Tutunamayanlar daha dosya halindeyken TRT Roman ödülüne layık görülmüş olsa da epey sonra yayınlandığında  alışılmamış üslubunun yanı sıra dönemin toplumsal gerçekçi edebiyat ortamının beklentilerine aykırı düştüğünden uzun  süre görmezden  gelinmiştir. Şimdilerdeyse, ne yazık ki yeterince anlaşılmadan hatta belki de hak ettiği değer verilerek okunmadan liste başlarına yerleştirilmekte; farklı bir deyişle tabulaştırılarak, bu kez de ters yönde bir haksızlığa uğramaktadır.

         Kabul etmek gerekir ki sıradan okuru mutlu edecek, yeterince hakkını verebileceği çok satar türünden bir roman değildir Tutunamayanlar. Okurundan belli bir entelektüel birikim ve sabırlı bir okuma eylemi gerçekleştirmesini bekler. Bütün büyük yapıtlar gibi yoğun bir tutkunun dışavurumu olarak yaratılmış olan eser aynen kahramanı gibi içten içe anlaşılmayı dilese de bunu umursamaz görünür. Kendisini ciddiye alarak hakkını veren okuru da tarifsiz hazlar sunarak ödüllendirir ama. İsa’nın yaşamını ve öğretisini bilmeyen ya da Shakespeare adını duymamış okurlar bazı bölümleri anlamakta zorlansalar da öyle sahneler barındırır ki sayfaları arasında hayatında ilk kez kitap okuyan biri için  bile anlamlı ve heyecan vericidir.

Tutunamayanlar’da hemen her satıra sinmiş olan iç sızlatıcı yalnızlık ve anlaşılamamak en temel izleklerdir. Büyük ölçüde hayvansal içgüdüleriyle yaşayan ve sürü davranışı gösteren insanların arasındaki düşünen, hisseden ve bilen bireyin yalnızlığıdır bu. Yazar romanın daha ilk satırlarında artık yaşamadığını öğrendiğimiz kahramanı Selim Işık karakteri ve  onun ölümünün izini süren Turgut Özben’in aracılığıyla “aydın  yalnızlığına” odaklanmıştır. Bu özelliğiyle Tutunamayanlar’ı Sabahattin Ali’nin İçimizdeki Şeytan ve Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam romanlarının ardılı sayabiliriz. Üslup ve anlatım özellikleri açısından birbirinden çok farklı olan bu üç kitap üç ayrı kuşak yazarın bakış açılarından aydın yalnızlığını irdelerken özü itibariyle aynı topraklarda yetişmiş olmanın ortak sancılarını taşırlar sanki.

         Oğuz Atay’da Aydın Olgusu isimli araştırma kitabında Yıldız Ecevit Tutunamayanlar’ı polihistorik ve pikaresk roman olarak nitelendirerek Don Kişot ve Teneke Trampet’le yan yana koyar. Bu özelliklerinin yanı sıra roman baştan sona destansı bir taşlama, küçük burjuva yaşamının muhteşem bir parodisidir. Aynı zamanda Türk postmodern romanları arasında özgün ve önemli bir yere sahiptir. Bir yanıyla otobiyografik bir eser de sayılabilir. Yazarı yakından tanıyan bir şairin ifadesini dikkate alırsak romanda kendisine özel bir yer ayrılmış olan Süleyman Kargı karakteri Oğuz Atay’ın bir dönem yakın arkadaşı olan Vüsat O. Bener’den esinlenmiştir örneğin. Yazarın yaşam öyküsünün köşe taşları da Selim Işık ve Turgut Özben karakterlerine paylaştırılmış gibidir.

         Önsöz ve dip not okumayı sevmeyen okurlardan olsanız bile bu kitapta yazılı hiçbir satırı atlamamanızı öneririm. Ömer Madra ve Enis Batur’un önsözleri romanın içeriğine yakışır edebi tatlar taşımakla birlikte en az romanın kendisi kadar ironik ve kitabın özüyle uyumlu.

         Roman “sonun başlangıcı” ve “yayımlayıcının açıklaması” gibi kısa bölümlerle başlar. İlkinde bir gazetecinin trende tanıştığı bir mühendisin gönderdiği paketi alış öyküsünü öğreniriz. Yayıncının açıklamasıysa bu paketten çıkanlarla oluşturulan kitabın gerçekleri yansıtmayan bir masal havasında okunması uyarısını içerir. Üstkurmacalı girişiyle roman  postmodern bir anlatı olduğunu daha başından meraklısına duyurur.

Birinci bölüm Turgut’un epeydir görüşmediği arkadaşı Selim Işık’ın ölüm haberini aldığı ve intihar etmeden önce kendisine bıraktığı  mektupla sarsıldığı satırlarla başlar. Tipik bir küçük burjuva yaşamı sürdüren adam bir türlü anlam veremediği bu ölümü şaşırtıcı bulur ve inanamaz. Bu arada onun ev yaşantısı aracılığıyla sınıfının yaşam biçiminin ve değerlerinin ayrıntılarına tanık oluruz. Turgut ölmüş arkadaşıyla hayali konuşmalar yaparak kafasını kurcalayan ölümünü ve bazı  ortak  sorunlarını tartışır. Selim’in evine gidip odasında bir zamanlar birlikte yazdıkları yazıları alır, okur. Kendisi düzenle uyumlu bir yaşam tarzını benimsedikten sonra kopan ilişkileri yüzünden görüşmedikleri arkadaşının canına  kıyma nedenini bulmaya çalışmaktadır. Bir iş takibi nedeniyle gittiği Ankara’da Selim’in çok değer verdiği askerlik arkadaşı Süleyman Kargı’yı bulur ve ondan Selim’le ilgili bilgi alır. Kargı, Selim’in askerliği sırasında yazdığı şarkıları ve onların açıklamalarını okur Turgut’a. Süleyman Kargı’ya ithaf edilmiş bu beş şarkı Selim’in çocukluğunu ve gençlik yıllarını anlatmaktadır. Açıklamalar bölümünü Süleyman’ın yazdığı belirtilse de romanın sonlarında o bölümleri de Selim’in kendisinin yazdığını öğreniriz. Bu bölüm İncil’le ve ünlü Hamlet  trajedisiyle koşut anlatımlar içerir.

İkinci bölümde Turgut Selim’in arkadaşı Metin’i bulur. Ona Selim’in öldüğünü söyleyemez. Arkadaşını ölüme sürükleyen düzenle son derece uyum içinde olan adamı bu bilgiye layık bulmaz. Ölüm haberini verirse Selim’in anısı kirlenecektir sanki. Birlikte önce yemeğe, sonra pavyona, ardından da kerhaneye giderler. Özellikle genelev bölümü Selim’in bir türlü ayak uyduramadığı yaşamın  dibe vurma noktasıdır ve Turgut’taki kişilik yarılmasının ilk belirtileri de burada  başlar. Olric diye isimlendirdiği ikinci kişiliğinin ortaya çıkışına tanık oluruz. Ardından iş takibi için bakanlık koridorlarında koşuşturur. İşi bitince bir pastanede oturup düşüncelere dalar. Selim’in ölümü üstünden kendi yaşamıyla hesaplaşmaya başlamıştır artık. Evine bu duygularla döner. İşyerinde Selim hakkında konuşmak isteyen bir hanımın uğradığı haberini alıp heyecanlanır ama ona ulaşamaz. Tekrar ortaya çıkmasını beklemekten başka çaresi yoktur. Selim’in arkadaşı Esat’a gider. Uzun uzun  Selim’in gençlik yıllarına ilişkin  konuşurlar. Onunla yaptığı konuşmalardan sonra Metin’e telefon edip Selim’in öldüğünü bildirir ve onunla ilgili bildiklerini yazmasını ister. Bir süre sonra kalın bir mektup gelir. Metin kendi üslubunca çocukluk arkadaşı Selim’i anlatmıştır. Bu açıklamalar Süleyman Kargı’daki şarkılarda geçen “tunç devri…aşık oldu…utanç devri”  mısrasına anlam kazandırır.

Üçüncü bölüm Selim’in ölmeden önce en yakın olduğu kişi, sevgilisi Günseli’nin ziyaretiyle başlar. Hem konuşurlar hem de Günseli Selim’in bıraktığı notları Turgut’a teslim eder.

Dördüncü bölümde artık yaşadığı hayat Turgut’a dayanılmaz gelmeye başlamıştır ve Selim’e ait bütün yazıları toparlayıp yanına aldıktan sonra iş seyahatine gidiyorum diyerek evden ayrılır. Bir kasaba kitapçısından bolca kitap aldıktan sonra otomobilini bırakıp yoluna trenle devam eder. Yerleştiği bir pansiyonda Selim’in günlüklerini okumaya başlar. Hastalanmasını, ölüm duygusunu benimsediği son günlerinde yaşadıklarını, hissettiklerini ve tek başına yazmaya başladığı Tutunamayanlar Ansiklopedisini okur.

Okuması bitince arkadaşının ölümüne nihayet inanır ve geride bıraktıklarını derip toparlamaya karar verir. Süleyman Kargı’ya yazıp şarkıları ister. Onlar da gelince hepsini bir araya getirir ve yolda tanıdığı bir gazeteciye gönderdikten sonra trenden trene geçip sürekli yolculuk yaparak  kendi benliğini aramayı sürdürür.

Basit bir kurgu, bir arayışın öyküsünden ibaret olan anlatı çok farklı anlatım teknikleriyle zenginleştirildiği için karmaşıklaşmış, okurun tüm dikkatini gereksinen bir yoğunluk kazanmıştır. Üçüncü tekil şahıs anlatımı kullanıldığı halde iç monolog ve bilinç akışı içeren bölümlerin çokluğu nedeniyle olaylara ilk ağızdan tanık olduğumuzu hissederiz.  Yazar hemen her türlü anlatım biçiminden yararlanmış ve çok sayıda simge kullanmıştır. Şarkı, tiyatro, bilinç akışı, iç monolog, alıntı, montaj, kolaj, ansiklopedik yazım biçimi vs… En baskın simge de İsa karakteridir. Onun ardından kendileri de kurmaca karakterler olan Hamlet ve Don Kişot gelir. Aralarında iki bin yıllık zaman farkı olsa da kahramanı Selim’le İsa’yı birçok bölümde yan yana getirerek yazar.  Bu da romana polihistorik niteliğini kazandırır. İsa’nın peygamber kişiliği değildir burada dikkate alınan. Aynı Selim gibi farklı bir bilgiye sahip olmanın getirdiği yalnızlığıyla, anlaşılamamasıyla  paralellik kurulur. Selim’i de doğrudan değil aynen İsa gibi başkalarının anlattıklarıyla tanırız. İkisi de gerçekten yaşayıp yaşamadıkları belirsiz mitolojik karakterlerdir. Bu yanıyla Selim zaman zaman gerçek bir karakter olmaktan çıkıp Turgut’un düş dünyasında yarattığı düşsel bir kahramana dönüşür.

Romanın belli başlı bütün karakterleri erkektir. Oğuz Atay’ın bir özelliğidir bu. Karşı cinsle ilişkiler ve cinsellik neredeyse hiç değinmediği bir alandır. Altı yüz altmış küsur sayfalık anlatıda sadece dört kadın yer almıştır. Selim’in annesi, Turgut’un karısı Nermin, Esat’ın kız kardeşi ve Günseli. Kadınların hiç birisinin iç dünyasından söz edilmez. Onlar romanda birer gölge, zorunlu getir götür işlerini yapan silik varlıklar olarak yer alırlar. Turgut’un karısı olarak pekala önemli bir karaktere dönüştürülebilecek Nermin bile sadece küçük burjuva düzeninin koruyucusu olarak vardır. Romanın başından sonuna kadar eleştirilen yaşam biçiminin kapı bekçiliğini yapmak düşmüştür ona. Tutunamayanlar’ın karakterlerinin bir başka özelliği de  dış görünüşlerinin önemsenmemesidir. Yazarın bize göstermeye çalıştığı kişilerinin bedensel özellikleri değil iç dünyalarıdır. Görünüşler gerektikçe, bir iki kelimeyle verilir.

Romanın özellikle bazı bölümleri Türk Edebiyatını zenginleştiren unutulmaz satırlar  içerir. 58-59. sayfalardaki okul eleştirisi, Şarkıların açıklamalarının tamamı, Metin’le restoranda başlayıp  genelevde biten bölüm (özellikle 242. sayfadan başlayan  genelev bölümünü  Selim İleri edebiyatımızın doruk sahnelerinden biri olarak nitelendirir), 300-305. sayfalardaki küçük burjuva yaşantısı eleştirisi, 342-344 deki şehirleşme eleştirisi, 354 deki Esat karakterinin az bulunur bir kuş türü olarak  ansiklopedik anlatımla sunulduğu bölüm, 356-358 deki önsöz eleştirisi, 371-375. sayfalardaki Kafkaesk bürokrasi anlatımı, 530- 533 arası edebiyat dünyası eleştirisi, Selim’in günlükleri bütünüyle, 604 deki İsa kimliği, Tutunamayanlar Ansiklopedisindeki özgeçmişler unutulmaz anlatı parçalarıdır.

Oğuz Atay karakterlerinin isimlerini de düşünerek oluşturmuştur. Selim Işık kusursuz aydınlatıcı anlamına gelen ismiyle benliğini arayan Turgut Özben’e rehberlik eder. Bu yanıyla roman arkadaşının intiharıyla yaşamını sorgulamaya başlayan bir aydının kendini bulma yolculuğu olarak da okunabilir. Bir çeşit Ulysses’dir bu anlamda. Yazar, Turgut Özben’in yolculuğunun nasıl sonlandığını açıklamayarak yorumu okura bırakmıştır. Genç mühendisin kurulu düzeninin bırakıp trenden trene geçerek kimliğini araması bir anlamda hayatın kendisini de bitmeyen bir yolculuk olarak simgeleyen bir metafor olarak kabul edilebilir.

Toplumcu gerçekçilik adı altında yazardan bireysel konuları bir yana koyup ülke sorunlarına çözüm üretmesinin beklendiği bir ortamda gereksiz bir fantezi sayılabilecek bir iç yolculuğu anlatmayı göze alması bile Oğuz Atay’ı Türk Edebiyatının yenilikçi ve önde gelen yazarlarından biri yapmaya yeter. Kaldı ki kısacık bir süreye sığdırdığı eserler ömrü yetseydi edebiyatımıza daha nice başarılı katkılar sağlayacağının da göstergesidir. Sadece Türk edebiyatı değil dünya edebiyatı dikkate alındığında da özgün bir yazardır Oğuz Atay.

Yalnızlık ve anlaşılamamak dışında kitap boyunca sık sık karşımıza çıkan bir başka izlek de oyunlardır. Oyun kavramı Oğuz Atay için çok önemli ve diğer eserlerinde de sıkça karşılaştığımız bir özelliktir. İkinci romanında daha baskın bir biçimde karşımıza çıksa da Tutunamayanlar da da önemli bir yere sahiptir oyunlar. Dikkatle incelediğimizde yazarın oyun kelimesine iki farklı anlam yüklediğini gözlemleriz. Birincisi hayatı oyun gibi yorumlamak ve ona göre oynamak anlamına gelirken aynı zamanda insanlarımızın bir türlü büyüyememiş olmalarını da vurgular gibidir. Hiç kimse hayatı ciddiye alarak yaşamıyor, her şeyi -mış gibi- yaparak geçiştiriyordur. Selim’in içinde yaşadığı ortama bir türlü ayak uyduramaması da tam olarak bu –mış gibi yapmayı- becerememesinden kaynaklanır. O başkalarının üstünde durmayıp oynayarak atlattıkları her şeyi çok önemsediği için, İsa gibi kusursuz yaratılmış olduğu için barınamamış, gitmekten başka çare bulamamıştır.

İnançlı Hristiyanların İsa’nın tekrar geleceğine mutlak bir gerçek gözüyle bakması gibi Selim’in de yeniden geleceğine ve bu sefer anlaşılacağına dair işaretler vererek umuda açık bir kapı bırakır yazar. İkinci gelişlerinde her ikisinin de anlaşılmasını, kabul görmesini diler. Bu yaklaşım kitap boyunca eleştirilen her şeyin bir gün değişeceğini ve daha anlamlı bir yaşamın mümkün olabileceğini umma olanağı verir bize. Kim bilir hangi çırpınışlar, emekler ve duygularla yazılmış kitabın son sayfasına geldiğimizde içimizde  – keşke bitmeseydi – dedirten edebi bir tatla birlikte çok uzaklarda ve  çok cılız da olsa bir umut ışığı saklı kalır.

Son söz olarak Tutunamayanlar edebiyatı seven ve ciddiye alan herkesin en azından bir kere okuması gereken özgün ve özel bir romandır. Gündelik yaşamımızda olağan kabul ettiğimiz bir sürü çarpıklığa farklı bir gözle bakmamızı sağlaması, adını bir türlü koyamadığımız bazı toplumsal sıkıntılarımıza tanı koymamızı kolaylaştırması, onca çabaya karşın yıllardır bir arpa boyu yol alamamamızın nedenlerini ortaya sermesi de cabası…

Yazan: Zerrin Soysal

(“Tutunamayanlar” – Oğuz Atay; İletişim, 1985, 1. Baskı)