Suskunlar - İhsan Oktay Anarİhsan Oktay Anar kullandığı dil ve seçtiği konularla en özgün yazarlarımızdan biri… Suskunlar da onun külliyatında özel bir yeri olan çok değerli bir roman. Sadece diliyle değil birbirine paralel yol alan hikayeleriyle de okuru yaşadığı ortamdan uzaklaştırıp bambaşka dünyalara sürüklüyor.

Her kitabında bizi tarihin tozlu sayfalarında yolculuğa çıkaran yazar bu kez yine Osmanlı dönemine götürüp taşından toprağından eser kalmamış mekanlarda, nesli tükenmiş kahramanlar arasında dolaştırıyor. Biçemiyle, diliyle, gerçekle hayalin birbirine karıştığı olaylarıyla büyükler için yazılmış harika bir masal da diyebiliriz Suskunlar’a.

           Roman bir ana hikaye sarmalında işlenen yan hikayelerden değil, hiç biri diğerinin önünü kesmeyen çok sayıda hikayenin birbirine eklemlenip bütünlemesiyle oluşturulduğundan, özetini yapmak neredeyse olanaksız. Osmanlı İstanbul’unun çeşitli köşelerini mekan tutmuş kahramanların birbirinden bağımsız, ancak anlatı ilerledikçe bir araya gelip kesişen hikayelerinin birkaçını özetlesek diğerlerinin boynu bükülecek. Bu nedenle bu romanı öykü düzeyinden çok söylem biçimiyle incelemek istiyorum.

Yazar bütün kitaplarında olduğu gibi bu romanında da işlevsel anlatı türünü tercih ediyor. Betimlemeden çok eylem içeren bir dili var. Bütün kahramanlar kişilik özellikleriyle değil birer eyleyen olarak yer alıyorlar anlatıda. Eylemleriyle ya da eylemsizlikleriyle varlar.

Olaylar, bütün kahramanlara eşit uzaklıkta duran bir anlatıcı tarafından geçmiş zaman kipiyle sunuluyor. Günü gazetelerden, televizyondan takip ettiğini ama Ortaçağ’ı gözleriyle gördüğünü söyleyen Umberto Eco’yu çağrıştıran bir bakışı vardır bu anlatıcının. Kalıntıları bile yok olmuş mekanlarda yıllarca yaşamış gibi dolaşırken okuru da aynı büyünün içine çekiyor. O kadar ki, insan kitabı bir kenara bırakıp tramvaya atlasa; Divanyolu’nu iki yakalı saran ağaçları, Tarihi Yarımada’daki izi kalmamış Bizans Sarayına sırtını verip ayakta kalmaya savaşan kağşamış ahşap evleri, eliyle koymuş gibi bulacağını düşünüyor. Mekanları az önce aralarından geçmişçesine ayrıntılarıyla anlatan yazar, çoğu simgesel anlamlar üstlenmiş kahramanlarını da aynı ustalıkla canlandırıyor. Hasislikleri, küçük hesapları, sabırları ya da tez canlılıkları, fedakarlıkları, gaddarlıklarıyla hemen yanı başımızda gibiler.

Değme polisiye romana taş çıkartacak kurgusu ve gereksiz hiçbir ayrıntının yer almadığı olay dizisiyle hayranlık uyandıran roman, okunurken de aynı dikkat ve özeni beklemekte ve bunu hak etmekte. Ayrıca, ironiyi seven anlatıcının eğlenceli anlatım dilinin yanı sıra; bulmaca çözmeyi seven, söylencelere meraklı okura da ilginç sürprizler sunuyor. Hiç bir kahramanın adı tesadüfi değil örneğin. Her birinin romanda bir işlevi, bir hikayesi olduğu kadar adının yarattığı çağrışımlar da anlatıyı zenginleştiriyor. Zahir, Batın, Yakuti, Lazar vs… Bu isimlerin hikayelerinden habersiz olanlar da hiçbir eksiklik hissetmeden kitabı zevkle okur; ancak, isimlerin ardında sürüklediği söylenceleri bilenler için kitaptan alınacak fazladan tatlar söz konusu. Yazar bize öteki kitaplarında da yaptığı gibi oyun içinde oyunlar sunuyor.

Geçmişi özgün bir bakış açısıyla canlandırmak, insanlığın ortak söylencelerini ters yüz etmek için yazılmış gibidir İhsan Oktay Anar kitapları. Suskunlar da bu kuralı bozmuyor. Şarkı söyleyerek görüneni, bilineni temsil eden Zahir’ in kendini Peygamber ilan ettiği söylentileri, bir iftar yemeğinde, alın! Bu kavunu yiyin! O benim etimdir! Rakıyı da için! O benim kanımdır, dedikten sonra Yakuti isimli birinin ihanetiyle yakalanması ve öldürülüş biçimi İsa’nın son anlarına dair söylencelerin birebir uyarlanması. Özellikle İsa’nın çarmıhtaki son sözleri olduğuna inanılan ve Hıristiyan Dünya’sında hâlâ tartışılan baba, neden beni terk ettin, sözlerini Ah Beybaba! Ah be babalık! Niye çamura yattın biçimine dönüştürmesi yazarın sınır tanımayan mizah anlayışının bu kitaptaki bence en iyi örneği. Türk müziği makamlarıyla isimlendirilmiş yaratılış efsanesi, kardeşini öldüren Kabil’in lanetini taşıyan nesiller vs. vs… Bir de romanın baş kişisi sayabileceğimiz Eflatun var ki, yazarın felsefeci kimliğini düşününce bu kahramanın kimden esinlendiği açıkça belli oluyor. Puslu Kıtalar Atlası adlı kitabında Rene Descartes’ı  rendekâr isimli bir kahramana dönüştürerek zagon üzerine öttürmeler adını verdiği konuşmalar yaptıran yazar bu romanında da Platon’u suskun bir dervişe dönüştürerek yad eder. Söylence kahramanı olarak İsa’nın dirilttiği Lazarus bile eksik değil romanda, küçük de olsa bir rol kapmış.

Kitabın tamamı, temposu hiç düşmeyen birbirinden ilginç bölümlerden oluşuyor. Özellikle Köszen Kalın Musa’nın torunu Eflatun’un duyduğu bir ıslıkla  evinden ayrılıp Galata Mevlevihane’sinde biten yolculuğunun anlatıldığı bölüm muhteşem. Birbirinden bağımsız birkaç hikayenin ipe dizilen boncuklar gibi sıralandığı bu bölüm; meddah geleneğindeki birbirinden farklı, ama ek yerini hissettirmeden ustalıkla birbirine ulanan hikayeleri çağrıştırıyor.

Anlatının bazı bölümleri büyük ölçüde şiddet ve kan içerse de masalsı üslubu nedeniyle rahatsızlık hissetmiyoruz. Bir elinde az önce kestiği kanları damlayan kelleyi taşıyan celladın, kurbandan aldığı bahşişle çatır çatır pazarlık ederek bamya satın alması gündelik bir olay sanki. Çağımızın naklen yayın savaş gerçekliğinden farklı, masalsı anlatımın gücünden kaynaklanan edebi bir yabancılaştırmanın sonucu.

Yazarın bütün taşlarını büyük bir ustalıkla kullandığı, tek bir piyonuna bile gereksiz bir hamle yaptırmadığı bir satranç oyunu kurar gibi düzenlediği roman keyifle, bir sonraki sayfada neler olacağı merak edilerek okunuyor. Suskunlar, yazarın öbür kitapları gibi, sadece uzmanların ve özel ilgi duyanların bileceği çok sayıda terim içerse de anlaşılırlığını koruyan bir anlatımla hiç duraksamadan, tökezlemeden akıyor.

         Masal türüne yakın duran bütün işlevsel anlatılarda olduğu gibi bu romanın da psikolojik boyutu eksik. Son satırları da okuyup kapağı kapattığımızda büyülü bir dünyadan ayrılıp yeryüzüne inmiş gibi oluyoruz; ancak o alemden yanımızda getirebildiğimiz neredeyse hiçbir şey yok. Onca kahramandan bir tekinin bile iç dünyasına ulaşamadığımız gibi özdeşlik kurabileceğimiz karakter özellikleriyle de tanıyamadık. Ağzımızda pamuk helvasına benzer varla yok arası bir tat, hayal perdesinde çubuklarla hareket ettirilen kişiliklerin canlandırdığı bir gösteriyi izlemiş gibiyiz. Orhan Pamuk’un Benim Adım Kırmızı romanında sırası gelen kahramanın söz alıp hikayenin payına düşen bölümünü anlattıktan sonra ortadan kaybolması gibi, sadece  yaptıklarıyla tanıyabildik bütün karakterleri. “Ne” yaptıklarını, “nasıl” yaptıklarını öğrendik ancak “neden” yaptıklarına dair bir fikir edinemedik. Eylemler ve eyleyenlerin başarılı bir biçimde sunulduğu romanda, nedenselliklere hiç değinilmedi. Okurken kendimizi olayların gelişimine kaptırarak farkına varmadığımız bu durum kitap üstüne düşünmeye başladığımızda karşımıza çıkıyor. Bu metni eksik ya da yetersiz kılmıyor elbette, türün özelliği ya da daha doğru bir ifadeyle yazarın tercihi.

           Suskunlar ve benzeri çok güzel anlatılmış hikâyeleri severek okuyor, yenilerini heyecanla bekliyoruz. Ancak, günümüz insanını olumlu olumsuz tüm yönleriyle betimleyen, çağdaş karakterler yaratan romanları da gereksiniyoruz. Okuduğu romanlarda gerçek insanlardan daha kanlı canlı karakterlerle tanışmak, onların aracılığıyla kendini daha iyi yorumlamak ve başka hayatlara ulaşmak isteyen okur, günümüz Raskolnikov’unu, Selim Işık’ını, Jean Valjan’ını bekliyor. Bekliyoruz.

Yazan: Zerrin Soysal

 

(“Suskunlar” – İhsan Oktay Anar; İletişim, 2007, 1. baskı)

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Share on LinkedInPin on PinterestEmail this to someonePrint this page