1996 yılında basılan ve Metis Yayınlarınca 2000 yılında ilk Türkçe baskısı yapılan roman bir bilimkurgu. Ödüllerinin çoğunu  da bu alanın önde gelen kurumlarından  almış; ancak dünyamızdan birkaç ışık  yılı uzaklıktaki gezegende geçen hikayenin büyüsünden sıyrılıp roman ve anlatım teknikleri açısından incelediğimizde tipik bir klasik romanla karşı karşıya olduğumuzu görüyoruz. Kemik biyolojisi ve biomekanik uzmanı bir paleo- antropolog olan yazar sanki Jane Austen ya da Bronte Kardeşlerden el almış gibi… Anlatım dilinin zenginliği, hikayenin kilit noktasını olusturan yaralı rahibi saran giz perdesinin  kitap ilerledikçe yavaş yavaş ortaya serilişi, anlatıcının kimliğine kafayı takmadan gereken yerlerde birinci tekil şahıs, gerektiğinde Tanrı Anlatıcı kullanımı vs… Tüm ögeler okurda tadına doyulmaz bir roman klasiğinin hazzını veriyor. Bilimkurgu   meraklıları da bu tadın farkında olmalı ki Serçe onlardan da epeyce odül toplamış.

Görevi  uzaydan gelen sinyalleri araştırmak olan Jimmy Quinn  doktor arkadaşının evinde geçirdiği gergin ve içkili bir akşamın ardından ofisine döndüğünde tuhaf bir sinyal alır. Bu çok uzaklardan gelen ritmik, ilahi bir sestir. Çok uzak bir uygarlığın ürünü bir eser; bir şarkı, türkü yakarış ya da ilahi… Gözlemler sıklaştırıldığında  şarkının belli aralıklarla tekrarlandığı anlaşılır. Rakhat adı verilen gezegenin  koordinatları saptanır ve her biri değişik amaçlarla bir araya gelmiş olan ekip Vatikan’ın finanse ettiği, uzun yolculuklara dayanabilecek şekilde donatılmış bir göktaşıyla yola çıkar. Dünya zamanıyla kırk yıl sonra,  gidenlerden bir tek kişi geri dönebilecektir. O da,  sinirleri özenle kesilerek kullanamayacak hale getirilmiş elleri nedeniyle en basit ihtiyacı için bile başkalarına muhtaç,   Rakhat’ta yaşadıklarını anımsadığı anda kusmaya başlayan; suçluluk duygusu, pişmanlık ile Tanrıya duyduğu sevgiyle nefret arasında gelgitler yaşayan rahip Emilio Sandoz…

Göktaşından ve Rakhat’tan gönderilen raporlar sayesinde ekibin gezegende gaçirdiği ilk zamanları bilen Vatikan yetkilileri  bir noktadan sonra iletişim koptuğu için    durumu açıklayamamakta,  kamuoyunun karşısına çıkmadan önce  olan biteni bir de onun ağzından  dinlemek istemektedirler ancak rahip ne fiziksel ne de psikolojik olarak yaşadıklarını dillendirecek durumda değildir. Zamanla, onu en iyi anlayabileceğini düşündükleri kişilerin yardımıyla toparlanır.

Bir bilimkurgu olmasına karşın romanı tek tanrılı dinlerin bir sorgulaması gibi de okunabilir. Özellikle Musevilik ve Hristiyanlığın  mitolojisine bolca göndermeler içeriyor ve Dünyadaki yerleşik düzeni de sorguluyor. Rakhat’ta yaşayan canlıların    merhametsiz görünen  düzenini Dünyadaki açlık, işsizlik, zengin fakir uçurumuyla kıyaslayarak konu üzerinde bir kez daha düşünmemizi sağlıyor. Fazladan doğan bir bebeğin öldürülüp yenmesi mi daha vahşice yoksa  milyonlarca ton yiyecek heba olurken her gün binlercesinin açlıktan susuzluktan  kıvranarak yitip gitmesi mi? Okurda bu ve benzeri sorular üzerinde düşünme, sorgulama ihtiyacı yaratan eser  küçük bir gruptan oluşan kahramanlarını zaman içinde değiştirip dönüştürerek  bir açıdan “bildung” roman olmaya da yaklaşıyor.

Hikayenin büyük bölümü üç güneşli, iki aylı Rakhat gezegeninde geçse de Dünyalı bir yazarın zihin evreninde oluştuğunun izlerini her adımda hissettiriyor. Görünüşleri değişik, tüylü ve kuyruklu  olsalar da toplumsal tabakalaşma, güç ve değer oluşumları, hazlar ve zevkler dünyasi açısından bizden pek de farkı yok bu uzak gezegen sakinlerinin. Onların hayatlarını da  korku ve sevgi yönlendiriyor. Bu açıdan bakıldığında Serçe kendi varlığımıza bir ayna tutma, değerlerimizin ne kadarının gerçekte bize ait olduğunu bir kez daha gözden geçirme fırsatı sunuyor; ve bunu akıp giden bir dille, son derece başarılı bir kurguyla yaptığı için de son satıra gelen okurda , bütün başarılı eserlerde olduğu  gibi, keşke bitmeseydi duygusu uyandırıyor.

Rakhat Gezegeni “Dünyalı yazar” tarafından o kadar güzel anlatılmış ki kendi adıma bundan böyle gökyüzüne baktığımda orada yaşayan türdeş ruhları görüyor gibi olacağım. Ve Runa’ların hala Jana’ata’ların  emrinde yaşayıp yaşamadıklarını merak edeceğim.

zerrin soysal

kasım 2017

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Share on LinkedInPin on PinterestEmail this to someonePrint this page