Kolpa - Ece Erdoğuş         İlk kitaplar yazarı için çok özeldir. Büyük emeklerle, kalp çarpıntılarıyla, ilmek ilmek, tuğla tuğla ördüğü sözcükler sonunda bir esere dönüşmüştür. Çocuğunu ilk kez kucağına alan bir ebeveyn heyecanıyla kucaklar, gözlerine  inanamayarak bakar.

Okur içinse farklıdır durum. Kimileri acemilik ürünü sayıp yüz vermez  ilk eserlere. Dikkate almak, okumaya değer bulmak için ikinci, üçüncü kitapları bekler. Bir tavsiyeye uyup okursa da kuşkuyla, ince eleyip sık dokuyarak yaklaşır. Özgün, iyi bir ürünse elindeki, sayfalar ilerledikçe durum değişir. Merak yerini şaşkınlığa, şaşkınlık hayranlığa bırakır. Bir ilk eser olarak Kolpa bu soy romanlardan. Çok genç bir yazarın ilk romanı ancak asla acemi işi değil. Aksine dili, anlatım biçimi, konu-mekan ilişkisi, karakterin inandırıcılığı, kısacası bir romanı roman yapan tüm öğeleriyle usta işi bir eser.

         Yazar, hikâyesine başlamadan önce, kendisine bu kitabı yazdıran ya da esinleyen kitaplardan, film ve müziklerden derlediği bir seçki ekleyerek okuru romanın dünyasına hazırlayan bir eşik oluşturmuş. Alıntı yapılan eserlerin de yazarın hayal gücünün ürünü olduğunu keşfetmek  ayrı ve hoş  bir sürpriz. Zeka ürünü şakalarla okuru şaşırtmayı seven bir yaratıcıyla karşı karşıya olduğumuzu daha romana başlamadan anlıyoruz.

         Kolpa birinci tekil şahıs anlatısı ve iki günü bile bulmayan kısacık bir zamanı kapsıyor. Virginia Woolf’un Mrs.Dalloway isimli romanında kahramanının bir gününe dönemin toplumsal düzenini ve tüm eleştirisini sığdırmasına benzer biçimde bir buçuk günü kapsayan zaman diliminde metin kişisinin anımsamalarıyla bütün yaşamını öğreniyoruz. Tek bir yaşam öyküsü de değil anlatılan. Muhalefeti sindirmekte uzmanlaşmış yetkenin üzerinden silindir gibi geçtiği bir toplumun darbe sonrası yetiştirdiği apolitik, ideolojiden ve hedeften yoksun kuşağın yaşama bakış açısının, duyarlıklarının, öfkelerinin, ilgi alanlarının, umutsuzluğunun sessiz çığlığı… Bir tek delikanlının yaşamından yola çıkarak seksen sonrasının ailesi tarafından el bebek gül bebek büyütülmüş, bütün maddi olanaklar seferber edilerek okutulmuş ancak sağlam bir değerler sistemi sunulamadığı, heyecanlandırıcı hedefler, umutlu bir gelecek olanağı sağlanamadığı için boşluğa düşmüş kuşağını tanımamızı sağlıyor. Dinledikleri müzikler, “fast food” beslenme biçimleri, aşka ve cinselliğe bakış açıları, eğlenme yöntemleri vs. vs… Bu yönüyle roman, hızla değişen yaşam biçimleri yüzünden olağan kuşak çatışmalarını daha derinden yaşayan günümüz ebeveynleri  için neredeyse bir başvuru kitabı sayılabilecek nitelikte.

         Kolpa bizi esas olarak tek bir karakterle tanıştırır. Son iki üç gününü hiçbir biçimde anımsamayan delikanlı nasıl geldiğine dair hiçbir fikri olmaksızın denize tepeden bakan ıssız bir kayalıktadır. Yanında, içi işe yaramaz bir sürü ıvır zıvırla dolu bir çanta, üstünde arkadaşına ait olduğunu düşündüğü çirkin bir tişört vardır. Biraz aldığı uyuşturucunun, biraz açlığın ve yorgunluğun etkisiyle düşle gerçek arasında gidip gelmekte, geçmişinden kopuk kopuk sahneler anımsamaktadır. Yurttan atılma hikayesi, sevgilisi, ayrılmaları, lise anıları, ergenlik sorunları vs… Bir yandan geçmişini anımsarken bir yandan da ortalığı yakıp kavuran güneşle hesaplaşmakta, nerede bulunduğunu anlamaya çalışmaktadır. Yürürken önüne çıkan bir karavanın camını kırarak içine girer. Kırık dökük eşyalarla dolu olduğunu görünce bütün camlarını kırıp, kaportasına işeyerek terk eder. Daha ilerde gördüğü bir barakayı tutuşturarak nedensizce havaya uçurur. Denize iyice yaklaştığında atlayıp yok oluvermeyi kurar bir süre ama yapamaz. Ölüm korkusu ve dermansızlığın etkisiyle toprağa yığılır kalır.

         Eğitimini tamamlayamadığı, daha doğrusu babası bütün olanaklarını seferber ettiği halde istediği gibi bir evlat olamadığı için araları açılmıştır. Babasını suçlamaz bu durumdan, haklı olduğunu bilmektedir ancak aptallara yönelik ya da aptallaştırıcı eğitim sistemiyle baş edememiştir kısaca. Yapamamıştır. Kız arkadaşıyla nedensiz bir kıskançlık krizi yüzünden ayrılmışlardır. Sadece en yakınlarıyla değil yaşamın kendisiyle de kavgalıdır. Yaşaması için dayatılan sistemi benimseyememiştir ancak başka bir seçenek de oluşturamamıştır. Kaçmak, sadece kaçmak… Düzenden kopuşunun nerde başladığı belirsizdir. Çocukluğundaki ufak yaramazlıklarla başlayan ve kabul edilebilir sınırlarda olan uyumsuzluğu ergenlik döneminde iyice zorlayıcı hale gelmiş, yaşamla delikanlı arasındaki incecik çizgi uçurumu andırır koca bir yarığa dönüşmüştür. Adını roman boyunca öğrenemediğimiz karakter sonunda toplumun tamamen dışına düşüp çöl ıssızlığındaki bu toprak parçasında bulmuştur kendisini. Ters yüz ettiği çantadan çıkan öteberi de tıpkı yaşamındaki her şey gibi birbiriyle alakasız, ipe sapa gelmez ıvır zıvırdan ibarettir.

         Roman boyunca ayrıntılı betimlemelerle sunulan mekan neredeyse metnin ana karakteri kadar başat. Kahramanın içinde boğulduğu yalnızlığı, içinin derin ıssızlığını yansıtmak için başarıyla tasarlanmış. Kel tepelerle çevrili, üstünde tek ot barındırmayan kayalıklar ve ufuk çizgisine kadar bir çöl gibi uzanan kıpırtısız denizin arasında  sıkışıp kalan genç adamın hiçbir ilişkinin delemeyeceği koyu yalnızlığını bütün duyularımızla hissettiriyor. Akıl almayacak genişlikteki uzamın bir kıyısında, toplu iğne başı kadar bile yer kapsamayan bireyin anlamsızlığı ve çaresizliğinin de metaforu aynı zamanda. Uzun bir yürüyüşü göze alırsa kıyıda sazdan bir kulübede yaşayan bir köy kızı tarafından bulunup kurtarılacağı hayali cılız bir umut ışığı gibi kahramanın zihninde bir anlığına çakıyorsa da  umutsuzluğunu tümden yok edecek kadar değil. Yürüyüşe başlayacak gücü veremez. Ya da delikanlı böyle bir beklentiye sarılacak kadar bile yaşama isteğine sahip değildir. Tüketmiştir tüm sermayesini. Bir mucize sonucu beklenmedik bir yerden bir el uzanırsa ne alâ!

         Fiziksel gücünün tükenmesine yakın o itici güç beklenmedik bir biçimde, önce tanrısal bir ışık, ardından bir tekme olarak gelir. Güzel bir köylü kızı değildir karşısına çıkan, umulmadık biri, kendi gibi kayıp bir zavallı… Bütün yıkık döküklüğüne, harap görünümüne karşın yine de bir candır ama, umut ışığıdır. Yaşama ve gerçek dünyaya dönmesi için koptu kopacak incelikte de olsa bir ip uzatılmıştır. Tutunur ona. Kurtulur mu kurtulmaz mı, sorusunun ucu açık kalacaktır.

         Yirmi iki yaşında bir karakter aracılığıyla bir kuşağın iç dünyasına otopsi yaparken dilden çok başarılı bir biçimde yararlanmış  yazar. Orta ve ileri yaştaki okura belki yadırgatıcı gelebilecek ama tam da o kuşağın kullandığı dili edebiyata son derece başarılı bir biçimde yedirmiş. Kullanılan küfürler, argo, dozunda ve yerli yerinde. Sınırlı sayıda sözcükle iletişim kurmaya çalışmaları, büyüklerinin değerleriyle birlikte söylemlerini de reddedip özgün bir dil yaratmaları, seksen sonrasında doğmuş kentsoylu gençlerin daracık bir alana hapsedilmiş, çıkmaz sokaklara benzer yaşamlarının başarılı bir izdüşümü.

         Özetlersek, çocuklarımıza sadece kirletilip yağmalanmış bir çevre değil, manevi değerler anlamında da tüketilmiş bir yaşam bıraktığımızı yüzümüze bir tokat gibi çarpan bir roman Kolpa. Ya da daha iyimser bir bakış açısıyla yaklaşırsak, gelecek zamanların bildiklerimizden farklı ancak henüz somutlaşıp şekillenmemiş değerlerle kurulacağını  gösteren bir belge. Romanda tek sözcükle anılmasa bile geçmişin yok olup gitmediğinin; tarihin, yapılanların bedelini en ufak bir bağışlayıcılık eğilimi taşımadan gelecek kuşaklara ödettiğinin apaçık göstergesi.

Çağına başarıyla ve büyük bir cesaretle tanıklık eden yazarı kutluyor, öbür eserlerini de sabırsızlıkla beklediğimi duyurmak istiyorum.

Bu yazı Sözcükler dergisinin 26. Sayısında yayınlanmıştır.

Yazan: Zerrin Soysal

 (“Kolpa” – Ece Erdoğuş; Doğan, 2009, 1. baskı)

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Share on LinkedInPin on PinterestEmail this to someonePrint this page