PamukYazdıklarını soluksuz takip ettiğim Orhan Pamuk’un son romanını piyasaya çıktığı gün alıp okudum. Tek cümleyle özetlersem Kırmızı Saçlı Kadın tipik bir Orhan Pamuk romanı.

Bu cümlenin benim için ne anlama geldiğini açıklamaya çalışayım.

Öznesi yüklemi yer değiştirdiğinden okurun kafasını karıştıran, aynı cümleyi yeniden okumak zorunda bırakan dilde hiçbir değişiklik yok. Yazarın kuramsal metinlerinde hiç kullanmadığı bu dil savrukluğunu artık kanıksadığımızdan ve bizim gibi fanilerin anlayamadığı bir nedeni olabileceğini düşünerek üstünde durmuyorum.

Baba oğul ilişkisini Oeidipus ve Sührap söylencelerini kullanarak işlerken Doğu’yla Batı felsefesinin bakış açılarını kıyaslaması da yeni değil. Benim Adım Kırmızı’da resim sanatı üstünden yaptığı karşılaştırmayı bu kez iki farklı efsane aracılığıyla yapıyor.

Müze izleği bu romanda da önemli aktörlerden… Masumiyet Müzesi’nde Kemal’e dolaştırdığı mekânları bu kez de Cem ve karısına gezdiriyor. Doğu ve Batı sanatının büyük şaheserleri hakkında son derece ayrıntılı bilgiler vererek engin bilgisini bizimle cömertçe paylaşıyor. Ama değerli yazarımızın hakkını yemeyelim. Bu romanda konuyla uzaktan yakından ilgisi olmayan,  sırf anlatma zevkini tatmin için araya koyduğu parçalardan eser yok. Dağılmamak için kendini epey zorladığını kitabın yayınlanışından sonra yapılan röpörtajlarda bizzat dile getiriyor da zaten.

Romanlarında ağırlıklı olarak geniş zaman kipi kullanımını tercih eden Yazar bu metinde de geleneğini bozmamış. Birkaç kezden öteye gitmeyen eylemlerden söz ederken bile yapardık, ederdik biçimini yeğleyerek zamanı genleştiriyor. Bu da, aslında otuz yıl gibi bir zaman dilimini kapsayan metnin – hatta bazı bölümlerde kesin rakamlarla tarih belirtilmesine karşın-  okurun ezelden ebede giden bir sonsuzluğa yayılmış izlenimi edinmesine neden oluyor. Şimdiki zaman kipine hiç yüz vermeyen Yazarın eserlerini romandan çok destana yaklaştıran, kahramanlarını kanlı canlı karakterler yerine hayal perdesinin ardından yansıyan silik birer gölgeye, birer tiplemeye dönüştüren de bu tercih sanırım.

Bazı edebiyat otoriteleri yazarın eserinin tanrısı olduğunu, herşeyi dilediği gibi değiştirebileceğini iddia etseler de ben bu konuda tutucuyum ve içinde gerçek kişileri, yer adlarını, kesin tarihleri barındıran bir metnin hikâye ettiklerinin ait oldukları yer ve zamanla örtüşmesini bekliyorum.  Bu nedenle de Yazar seksenli yıllarda yaşayan “idealist solcu tiyatroculara” çadır tiyatrosunda dansözlük yaptırdığında, hele hele bu kişilerin çadırlarını bir askeri garnizonun hemen yanıbaşına kurarak kadın bedenine aç erleri hedef kitle seçtiğini yazdığında ağzım bir karış açılıveriyor. Bir kuyu kazıcının yanında yaklaşık bir ay çıraklık yapan Cem’in – ustalık değil dikkatinizi çekerim sadece getir götür işleri- üniversiteye hazırlık için gerekli dersane parasını biriktirebilmesi ise bana çok bilenen bir fıkrayı hatırlatıyor:  Yazar ya hesap yapmasını bilmiyor ya da hiç dayak yememiş.

Üniversiteye Giriş Dershanesi, kırmızı gözler, rahatlık ve suçluluk duygusu gibi kulağı tırmalayan dil yanlışlarına Yazar’ın öbür romanlarından da alışkınız ama Reşat Nuri Güntekin romanlarına rahmet okutan tesadüfler ardı ardına sıralandıkça insanın içi bayılıyor; bir noktadan sonra yeter diye bağırası geliyor. Kurguyu efsaneye uydurabilmek için olayları bu kadar eğip bükmek, ancak bir mucizeyle biraraya gelebilecek kişileri karşı karşıya getirmek belki yaşamda anlaşılabilir ama edebiyat söz konusu olduğunda okura sadece kurgu zaafiyeti olarak yansıyor.

H. Murakami’nin Zemberekkuşunun Güncesi’nde kullandığı kuyu metaforu bu romanda da epeyce önemli bir yer tutuyor. Baba sevgisine muhtaç Cem’in baba yerine koyduğu ustasını metnin çıkış noktası olan efsaneyle örtüşen bir yaklaşımla kuyunun dibinde bırakarak kaçışından sonra yıllarca onun bir elma kurdu gibi yerküreyi oymayı sürdürdüğünü düşünmesini çok naif buldum ve sevdim. Bu çocuksu benzetme suçluluk duygularıyla boğuşan birinin iç dünyasıyla uyumlu mudur? Tartışılır.

Romanın ilk bölümüyle ikinci bölümü arasında ilginç bir üslup farkı var. Sanki ilk bölümü bitiren yazarın aklına daha parlak bir fikir geldiğinden hikâyenin devamını yalapşap özetleyivermiş. İlk yarıda el emeğiyle yirmibeş metre derine inilişi sayfalarca anlatan- yaklaşık bir aylık bir süreye denk düşüyor bu-  yazar ikinci yarıda Cem’in geri kalan hayatını çırpıştırıveriyor. Keyif onundur elbette, neyi anlatıp neyi göstereceğine biz okurlar karar veremeyiz ama metnin bir roman değil de üstünde epey çalışılması gereken bir taslak olduğuna dair izlenimimizi de –yazar kaç dergiye kaç televizyona konuşursa konuşsun-  silip değiştiremez. Özellikle son bölümde Kırmızı Saçlı Kadının sahne alarak 19. yüzyıl romanlarını andırır biçimde düğümleri çözüp konuyu bağlayışı, okurda ciddiye alınmadığı –yazarın, benim adım yeter, ne yazsam okunur diye düşündüğü- duygusunu uyandırıp üzüyor.

Sözü uzatacak değilim. Nobel’in büyük edebiyat ödüllerinin hepsini silip süpürmüş, başarılarıyla hepimizi gururlandırmış bir yazarın eseri söz konusu olduğuna göre elbette bu metin üzerinde çok konuşulacak. Pamuk’un bu eseriyle düşünmenin niceliğine yöneldiği, ilk aşk deneyiminin yaşam üzerindeki etkisi sorunsalı yanısıra daha pek çok konuyu irdelediği, baba oğul ilişkisi üzerinden doğu batı karşılaştırması, belki de sentezi yaptığı soyut, entelektüel kavramlarla tartışılacaktır. Onun elini sallasan ellisine çarpacak herhangi bir yazar olmayıp sıradan okuru fersah fersah aşan derinliklerde dolandığı, felsefi yaklaşımıyla  düşünce dünyasında yepyeni bir çığır açtığı da söylenecektir.

Ben bu konuda kalem oynatanlardan, yazıp çizenlerden bir tek şey rica ediyorum; biri beni bu romanı yazanın Dünyanın Yaşayan En Büyük Yazarı olduğuna ikna etsin. Lütfen yapsın bunu, ben kendi kendime başaramıyorum.

Yazan: Zerrin Soysal

(“Kırmızı Saçlı Kadın” – Orhan Pamuk; Yapı Kredi Yayınları, 2016)

 

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Share on LinkedInPin on PinterestEmail this to someonePrint this page