Istanbul Yalnızları - Selahattin Nehir

Yazar Selahattin Nehir’in üçüncü kitabı. Aralık 2015, Birinci baskı. D&R’da Yeni Çıkanlar bölümünde sergileniyordu. Kapağında “İstanbul” ve “Yalnızlık” yan yana olduğu için ilgimi çekti. 216 sayfa. Her sayfada yaklaşık 28 satır var, her satırda da yaklaşık 7 kelime. Bu haliyle alıştığım romanlar ile karşılaştırıldığında sayfa başına ortalama %20 daha az içerik oluyor. Bölümler en fazla 5-6 sayfa ama iki sayfada biteni de var. Her bölümün başlangıç kısmındaki ortalama yarım sayfalık boşluk da hesaba katılınca genel olarak kısa bir roman.

Hikâye birbirlerinden yaklaşık 110 yıl arayla İstanbul’a taşradan öğrenci olarak gelmiş iki gencin başından geçen olayları anlatırken onları bağlayan ortak kaderin etrafında örülmüş. İsmet 2013 yılının Temmuz ayında para ve hırsın geçerli tek akçe olduğu Türkiye’nin en büyük metropolü, Alxas ise 1905’in Temmuz ayında imparatorluğun başkenti siyasî çalkantıların merkezi İstanbul’da öğrencidirler. Alxas, Sultan’ın emriyle getirildiği aşiret mektebinden firar etmiş, İsmet ise öğrencisi olduğu üniversiteye devam etmekten vazgeçmiştir. İki genç de paranoyaklık derecesinde takip edildiklerini düşünmektedir. Aşksızlık ve duygusal dengesizlik onları tükenmiş muhakeme yeteneklerini köreltmiştir. Yalnız hissettikleri, uyum sağlayamadıkları İstanbul’a ve şehrin insanlarına karşı nefret doludurlar. Taşradaki mutluluk dolu geçmişe, baba evine, çocukluklarına sevgi dolu ortamlarda şımartılmaya özlem duymaktadırlar. Bu duygular altında silahla, ölümle ve cinsellikle tanışırlar.

Yazar kitabın ilk çeyreği boyunca okuyucunun önyargısı ile oynuyor, ve bence bu yolla onu romandaki tek doruk noktası denilebilecek “meydana çıkarma” sahnesine hazırlıyor. Bu sahne habersiz geldiği ve konu ile çok da alâkâlı olmadığı için “vuruyor” ve şaşırtıyor ama etkisi sınırlı kalıyor. Bir başka deyişle beklenmedik bir anda ve erken bir zamanda yazar okuyucuya bir şok veriyor. Bu şok aslında önemli bir olay değil, hatta romanın bütünlüğü yani hikâyenin geneli içinde önemsiz. Fakat önyargılarımızla oynadığı için etkisi de oluyor. Ardından bu etki geçiyor. Romanda bol miktarda argo ve küfür var. İlk başlarda küfürlü yazı daha fazla. Belki de önyargıları pekiştirmek için aşırı dozda argo kullandı. Küfürlü tanımlama ve diyaloglar roman boyunca devam ediyor. Yazar bilinçli bir tercihle konuyu ve kişilikleri yüzeysel bırakmış izlenimi oluştu bende. Detaylı bir karakter analizi yok, ana temanın etrafında zenginlik ve derinlik verebilecek yardımcı öyküler yok, kahramanları hakkında bilgi az. Bu kadar kısa içeriğe Gezi Parkı gibi Türkiye’nin en önemli siyasi-toplumsal ve gençlik hareketini de eklemiş. Kişilik ve durum çözümlemelerinin ağırlığı altında okuyucuyu ezmektense kısa paragraflar ile romanı sürdürmeyi, kitabın arka kapağındaki tanıtım yazısında da belirtildiği gibi “korkunç dürüstlüğü, cesur çözümlemeleri, keskin dili, vurucu sürprizleri ve etkileyici finali” ile okuyucuya ulaşmaya çalışıyor. Romanın hikâyesi basit ama ilginç bir kurgu etrafında örülmüş. Tek bir düzlemde ilerlese de kurgulamadaki başarısı sıkıcı olmaktan kurtarmış. Yazar Alxas ve İsmet arasındaki esrarlı bağ hakkında doğru zamanlamalarla doğru miktarlarda bilgi veriyor. Bu ilişkinin doğası ve iki gencin birbirleri ile olan etkileşimi hem gerçeküstü hem de aynı zamanda doğal ve gerçekçi. Kurgunun başarısı da buradan geliyor zaten. Bütün bu çözümlemeleri bir araya koyduğum zaman yazarın oldukça tekdüze bir konuyu yalın ama çarpıcı bir anlatımla aktarma çabasında olduğuna kanaat getiriyorum. Bir örnek vermek gerekirse Ernest Hemingway’ın “İhtiyar Adam ve Deniz” adlı yapıtına öykünmüş. Öte yandan “İstanbul Yalnızları” güzel kurgusuna ve etkileyici hikâyesine karşın romanlaşmada aynı düzeyi yakalayamamış. Paragraflar akıcı gelmedi bana. Belki tasvirlerin çoğu biraz havada kalmış, gerçeklik hissinden uzak. Sanki yazar değişik zamanlarda günlüğüne çiziktirdiği duygularını ve o anlardaki ruh hallerini anlatan cümlelerini arka arkaya sıralamış gibi bir his veriyor. Bu hissi tetikleyen, cümleleri ağırlaştıran sanırım satır ya da paragraf aralarındaki basit ve önemsiz görünen tutarsızlıklar. Bazen fazlası ile belirgin, bazen belli belirsiz. Ama sıralı olunca ve sayıca fazlalaşınca göze batıyor, rahatsız ediyor. Meselâ 62.inci sayfada Alxas Eyüp’te kendisi ile aynı aşiretten Hasan emmiyi ararken “Yıllar önce Aşiret Mektebi için İstanbul’a gelirken…” diye başlayan cümleyi ele alalım. Kitapta daha önce Alxas’ın üç yıl önce mektebe geldiği yazılmış, ayrıca iki Ramazan Hasan emmi ile görüşmüşler. Birincisinde o Alxas’ı ziyarete gelmiş, ikincisinde Alxas Hasan emmiyi görmeye Eyüp’e gitmiş. Bu durum Alxas’ın son Eyüp ziyaretini bir sene öncesine konuşlandırıyor. Yani “yıllar önce” diye tanımlanacak bir durum yok. Bir başka örnek “Üniversitede de dersler bitmek üzeredir, finaller yaklaşıyordur” diye başlayan 119.uncu sayfadan. Burada Gezi Parkı’na gelen İsmet kurulu çadırları görür, havada patlamaya hazır bir gerilim hisseder. Fakat yazarın sayfanın başındaki cümlesinin zamanını Mayıs ayının başı diye anlıyoruz çünkü aşağı yukarı pek çok üniversitede finaller 25 Mayıs civarında oluyor, yani dersler bitmek üzere ise ve finaller yaklaşıyor ise Mayıs başında olmamız gerek. Oysa Gezi Parkında çadırlar Mayıs sonunda kuruldu diye biliyorum. Yani yazarın belirttiği zamanda, Mayıs ayı başında orada çadırların olmaması gerek. Gene aynı bağlamda ileriki sayfalarda (168.inci sayfa) Temmuz ortasında Gezi Parkı protestolarını gören İsmet “Günlerdir gazete okumuyor, televizyon izlemiyorum, ne olduğuna dair hiçbir fikrim yok” diye Gezi protestoları ile bağlantılı bir olayı anlatıyor. Oysa Gezi parkındaki çadırları önceden görmüştü ve ne olabileceğini biliyordu. Zaten o günlerde İstanbul’da olup da neler olduğunu bilmemenin inandırıcılığı da yok. Ayrıca 21 Temmuz 2013’de artık bir ay önceki gösteriler yoktu. Dolayısı ile yazarın anlattığı olayların olmuş olma olasılığı da çok az.

Gene aynı sayfalarda biber gazının tesirini “ciğerleri yakan” diye yapmış ama bu silah solunum yollarını bloke eder, ciğerleri değil. Yanma ciğerlerde duyulmaz.

Böylesine hatalar okuyucuyu soğutuyor.

Bazı tutarsızlıklar genel tasvirlerle ilgili. Mesela 192.inci sayfanın “Binlerce martı bir beyaz bulutun parçalanışı gibi dökülürken gökyüzünden..” diye başlayan ikinci paragrafı. İstanbul’da martıların bulut yüksekliğine çıktığını hiç görmedim. Yazarın tasviri cümle olarak güzelmiş gibi gözükse de gizliden gizliye yapaylık hissi veriyor.

Bir de genel olarak sürekli bir topluma karşı, kadere karşı, kendine karşı bir nefret duygusu var. Kitap “Kalabalığa doğru dönüyorum ve onlara ama aslında tüm İstanbul’a bağırıyorum: Allah kahretsin sizi! Allah kahretsin!” diye bitiyor. Bir diğer alıntı da başlardan 52.inci sayfadan “Toplumun zamanı geldiğinde mutlaka dışladığı, eninde sonunda kustuğu benim durumumdaki uyumsuzlar da …” diye başlayan cümle.

Bu tip betimlemeler çok.

Okuyucu bu sadist psikoloji ile tasvirler arasında hikâyenin ve kurgunun tadına varamıyor. Oysa ben hikâyeyi sevdim, nasıl yazıldığına gelince bence daha iyi bir anlatım tarzı kullanılabilirdi derdim.

Yazan: Erol Emed

 

(“İstanbul Yalnızları” – Selahattin Nehir; Editura Yayınları, Aralık 2015, 1. Baskı)

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Share on LinkedInPin on PinterestEmail this to someonePrint this page