İçimizdeki Şeytan - Sabahattin Ali1940 Yılında basıldığında büyük gürültü koparan bu kitap Yazarın Kuyucaklı Yusuf’tan sonraki ikinci romanı. Edebi özelliklerinden çok içeriği nedeniyle gündeme gelen yapıt özellikle Milliyetçi çevreler tarafından eleştirilmiş, anlatının  eleştirisine muhatap olan  bütün kesimlerce  kınanmış. Ardından gelen olaylar düşünüldüğünde bir bakıma Sabahattin Ali için yıkıma giden yolun başlangıcı olmuş. Bu tavırda toplumumuzun eleştiriye açık olmamasının yanı sıra romanın özellikle hedef aldığı gurubun aşırı hassasiyetinin de etkisi var. İnsanoğlu yüzüne gerçeği yansıtan bir ayna tutulmasını değil, pohpohlanmayı seviyor.

İçimizdeki Şeytan bir aşk hikayesini temel alarak kurgulanmıştır. O aşkın kahramanları ve çevrelerindeki insanlar aracılığıyla bir dönem eleştirisi yapar. Küçük esnaf, taşra insanı gibi çevreleri de eleştirir ama fazla umursamadan. Yazarın asıl hedefi kendilerini bu toplumun kurtarıcısı, memleketin aydınlık geleceğini inşa ettiklerini düşünen okumuş çevrelerin kokuşmuşluğunu ve bütün afra tafralarına karşın beş para etmezliğini göz önüne sermektir. Bu insanlara duyduğu tiksinti o derecededir ki sadece davranışlarıyla değil, görünüşleriyle de iğrençleştirir onları. Ciltlerindeki gözeneklerden fışkıran yağ damlacıklarını bile gösterecek kadar gözümüze sokar.

Edebi açıdan baktığımızda Sabahattin Ali’nin dünya çapında, büyük bir hikayeci olarak kabul edilirken romanlarının ikinci planda kalmasının nedenlerini daha iyi anlarız. Hikayelerinde birkaç satırla yarattığı yaşayan karakterlerin aksine şablon tiplerdir Sabahattin Ali’nin bu romanının kahramanları. Belli bir fikri ifade etmek için yaratılmış, tek yönlü; ya süt beyazı ya da kurum karası insanlar… Örneğin Bedri ve Macide her türlü insani zaaftan arınmış kusursuz kişiliklerdir. Bir tek yanlış söz çıkmaz ağızlarından, bir kere bile ayakları sürçmez. O çevreye örnek olsun diye gökten indirilmiş birer melektirler sanki. Bu kadar kusursuzluk doğal olarak inandırıcı olmaktan uzaklaştırır kişiliklerini. Hatta okurun gözünde itici kılar. Macide’nin ailesi, yanlarında kaldığı akrabalar, daha sonra Ömer’le yaşamaya başladığında tanıdığı insanlar hepsi, hepsi kötüdür. Ömer’in iş yerindeki muhasebeci ya da müsamere gecesi sahnede ney üfleyen yaşlı müzisyen gibi tek tük iyi karakterler de vardır ama onlar da önemsiz ve zavallıdırlar. Bir tek Bedri ve Macide her yönüyle kusursuzdur.

İki mükemmel kişiliğe karşın romanda yer alan bütün yan karakterleri sadece zaafları, yozlaşmışlıklarıyla tanırız. Onlar da sanki Şeytan türünden gelmişlerdir. Anlatı ilerledikçe küçülür, iğrençleşirler. Özellikle Ömer’in en yakın arkadaşı Nihat …

Kişilerin inanılırlığını yok eden bu tutum onların sayfalar süren konuşmalarıyla daha doğrusu tiradlarıyla yapıtı daha da zayıflatır. Yazar Ömer’in içinde yaşadığı çevreyi anlatıya koyduğu olaylarla göstermektedir zaten ama her nedense bununla yetinmez. Vurgulamak istediği fikir o kadar önemlidir ki işi garantiye almak için bir de Bedri’nin  aracılığıyla  hiç ara vermeden bir – iki sayfalık açıklamalar yaparak okurun beynine kazımaya çalışır. Antik Yunan Tragedyalarındaki gibi tiradlar attırır kahramanlarına. Çağdaş bir romanda asla istenmeyen, çok gerilerde kalmış bir yöntemdir bu. Romanı roman olmaktan çıkarıp bir öğretiye, didaktik bir yapıta dönüştürür. Yazar siyasi fikirlerini, toplumsal eleştirisini eseri aracılığıyla aktarmaya çalışırken iyi bir roman yaratma olanağını ikinci plana atmıştır.

Son sayfalardaki Ömer’in kesintisiz üç buçuk sayfa süren iç döküşü romanın ana fikrinin de bir özeti gibidir. İnsanın evrensel zayıflıklarından biri olan kabahati başkasına atma kolaycılığını eleştirir burada… Ömer yaptığı yanlışları içindeki şeytana atfederek kendini temize çıkarmıştır hep; ama hapiste geçirdiği süre boyunca kendi kendisiyle hesaplaşırken yaptığının yanlışlığını görmüştür. Şeytan diye isimlendirdiği kendi tembelliği ve ihmalkarlığıdır. Romana ismini veren bu yakıştırmayı açıklamasından, hatalarını Bedri’ye itiraf edip Macide’ye layık olamadığını, karşısına çıkacak yüzü kalmadığını söylediğinde bu zayıf kişiliği sever gibi oluruz. Bedri ve Macide’den daha gerçekçi, daha yaşayan bir kimliğe bürünür gözümüzde.

Başarılı ya da başarısız, bir dönem aydınının eleştirisi olarak değerlendirilmiştir roman. Ana teması budur. Ancak ben başka bir bakış açısıyla, bir farklı okumayla değerlendirmek istiyorum. Yazarın hikayesine temel oluşturan aşkı, kadın erkek ilişkisini öne çıkarmak ve irdelemek…

Sabahattin Ali’nin bütün eserlerinde belirgin olan bir özelliği, kadından yana tavır alışı bu romanda da görülüyor, bu kesin. Yazar Macide’ye sadece kusursuz bir kahraman olduğu için değil, kadın olduğu için de toz kondurmaz. Hangi nedenle olursa olsun akrabasının evini terk edip yeterince tanımadığı bir erkeğin koynuna girmesini çok doğal karşılar. Bütün değerlerini yitirmiş bir çevre içinde bile Macide tek bir saygısızlıkla karşılaşmaz, öyle olmadığı halde evli kadın muamelesi görür. Durumunu kimse sorgulamaz. Sadece birkaç satırla evini terk ettiği teyze eleştirir kızı. O sözler de teyzenin kötü niyetini sergilemek için yer alır romanda. Bir başka yazarın elinde kolayca kötüye kullanılabilecek olan bu durum burada kadını küçük düşürmez. Son derece normal kabul edilir ve Macide’nin Ömer’le birlikte yaşaması Ömer için bir lütuf gibi sunulur.

       Bir başka ilginç ve kadına yontan tavır da, koşulların zorlamasıyla, plansız bir biçimde bir araya gelen çift ciddi para sıkıntısı çektikleri ve Ömer önüne gelen herkesten  küçük düşürücü, ahlaksızlığa varan hatta suç oluşturan yöntemlerle para dilendiği halde;  Macide’nin çalışmasının hiç gündeme gelmemesidir. Konservatuarda öğrencidir evet, ama romandan anladığımız kadarıyla çok da önemsemez okulu. Ayrıca istese okul dışındaki zamanlarında da yapabileceği bir şeyler bulunur mutlaka. Hayır, bu çözüm hiç gündeme gelmez. Romanın zamanını düşünürsek yadırganacak bir tutumdur bu. Çünkü o dönemde kadın her biçimiyle hayatın içindedir. Macide’nin çalışmaması yazarın kadınlara karşı korumacı, yüceltici tavrının sonucudur bana kalırsa. O var oluşuyla eşine karşı görevini yapmaktadır zaten, ayrıca ortak yaşamlarının ekonomisine katkıda bulunmasına gerek yoktur.

Ömer’le Macide arasında gelişen ve burada asıl tezi anlatmak için hikayenin yürütücüsü görevini yapan ilişki çok klasik bir aşk hikayesidir. Adam kadını gördüğü anda onun hayatının kadını olduğuna karar verir ve yanına gider. Daha önce müzik öğretmeninin sadece bakışlarda kalan ilgisi dışında aşkla hiç tanışıklığı olmayan kız, erkeğin ilgisinden hoşlanır ve gelişen olayların da yardımıyla birlikte yaşamaya başlarlar. İkisi de birbirlerini tamamladıklarını, ruh ikizlerini bulduklarını düşünürler bir süreliğine. Aşkın ilk yakıcı ateşi geçince gerçekler kendini göstermeye başlar. Ömer’in iç sesini hiç duymayız, dolayısıyla bu ilişki hakkında düşündüklerini de bilemeyiz. Yazarın bize gösterdikleri ilgisini kaybettiği yönündedir. Macide ise Ömer’in gerçek yüzüyle tanıştıkça ondan soğur ve ayrılırlar. Ancak burada yine yazarın korumacı tavrı devreye girer. Daha ondan ayrılmadan Macide’nin karşısına  eski öğretmenini çıkarır ki kızcağız açıkta kalmasın. Bedri daha önce de söz ettiğim gibi gerçek dünyada rastlanması zor, sadece bir kitabın satırlarında boy verebilecek bir kişiliğe sahiptir. Fedakâr, güçlü, her koşulda dengesini muhafaza eden, duygularını sonsuza dek bastırabilen biri… Yaptıkları karşılıksız kalmaz ama, romanın sonunda ödülünü alır. Tıpkı kendisi gibi kusursuz Macide’nin aşkıdır bu armağan.

Romanın inandırıcılığını azaltan unsurlara değinmiştim ama bu anlamda en zayıf yanı Macide’nin kocasını terk etmeye hazırlanırken yazdığı mektup ve Ömer’in karısını Bedri’ye teslim ederken yaptığı konuşmadır. Hele onları gizlice takip edip arkalarından bakması romanı iyice melodrama dönüştürür. Kısacası hikayeciliğimizin temel taşlarından biri olan Sabahattin Ali bu romanında vermek istediği mesajın kaygısı içinde edebiyatı ikinci plana atmıştır.

Yazan: Zerrin Soysal

(“İçimizdeki Şeytan” – Sabahattin Ali; YKY, 2008, 13. baskı)