Dokunmadan’a dokunmak

Nermin Yıldırım’ın son romanı Dokunmadan hakkında epeyce konuşulduğu için okuma grubumuzda değerlendirmeye karar verdik. Ben ve gruptaki arkadaşlarım edebiyatımıza yeni bir soluk getiren genç yazarlarımızın daha çok okunması ve yüreklendirilmeleri için elimizden geleni yapıyoruz. Nermin Yıldırım’ın adını epeyce duymuş ama hiçbir romanını okuma fırsatı bulamamıştım. Yazarı, güvenilir eleştirmenlerden övgüler alan son romanıyla tanımak siyasi gündemden iyice bunaldığım şu günlerde ruhuma iyi gelecekti.

Lafı daha fazla dolandırmadan romana girersem bir parça hayal kırıklığına uğradığımı söylemeliyim. Övgü dolu tanıtım yazıları ve bolca reklam beklentimi yükselttiği için mi bu burukluk diye epeyce düşündükten sonra yazmaya karar verdim. İçten ve yansız değerlendirmemin, sesi pes perdeden yükselip itiraz kabul etmeyen edebiyat otoriteleri yüzünden yorumları boğazında düğümlenen edebiyatseverlerin duygularına da tercüman olacaktır diye düşünüyorum.

Konu ve kurgu çok güzel. İkisine de diyecek yok. Memlekette elini sallasan hikayeye çarptığı için konu bulmakta hiç kimse için sorun yok. Hatta diyebilirim ki çoğu yazar el atmak istediği meselelerin çokluğu yüzünden bunalımda… Kurgu meselesi de tamamen zeka işi ve gençlerimiz de o da ibadullah ( bol miktarda yani).

İş konunun nasıl anlatıldığına gelince durum biraz çetrefilleşiyor ki; bir metni edebiyat yapan da bu zaten. Dokunmadan’ın en büyük sorunu – Asuman Kafaoğlu Büke’nin de kibarca belirttiği gibi- dili… Dil oyunları, metaforlar edebiyatın olmazsa olmazı ve asli unsurudur ancak konuyla ve karakterlerle uyum içinde olması kuşuluyla. Yazarın bolca espri kattığı hınzır dil depresyonun dibine vurmuş, anlamsız suçluluk duygularıyla boğuşan Adalet karakterine hiç uygun olmadığı gibi, ucundan kıyısından dokunmaya çalıştığı dramatik olaylara da aykırı düşüyor. Romanın belkemiğini oluşturan hikayeyle ise asla örtüşmüyor. Dil ve hikaye; Hacivat Karagözce konuşursak -ben diyorum bayram haftası sen anlıyorsun mangal tahtası- kıvamında… Sonlara doğru normale dönüp sakinleşse de anlatının başından itibaren yinelemelere, benzetmelerle dolup taşan satırlar yüzünden ana karakter de hikaye de inandırıcılığını kaybediyor. İnandırıcılık konusuna değinmişken metnin ilk sayfalarında doktor tarafından çok kısa bir ömrü kaldığı, açıkça yakında öleceği, söylenen Adalet’in romanın sonunda sinir krizi yüzünden hastanede yattığının belirtilmesi de bir muamma… Yazardan hastalığın adını koymasını, belirtileri ve tedavi sürecini uzun uzun anlatmasını istemiyoruz elbette ama olay örgüsünde tutarlılık beklemek de hakkımız. Ölümcül hastalık teşhisi kafası karışık kahramanın hayal ürünü olabilir, buna bir diyeceğim yok; o zaman da bu yanlış anlamanın metnin bir yerinde kulağımıza fısıldanması gerekmez miydi?

Okumanın tehlikeli bir uğraş , sanatın günah sayıldığı, edebiyatın sesinin iyice kısıldığı bir iklimde tüm engellemelere karşın inatla üreten sanatçılarımıza, yazarlarımıza özen göstermek, yüreklendirmek doğru bir tavır. Nermin Yıldırım’a ve yapıtına yöneltilen övgü dolu ilgiyi bu bağlamda değerlendiriyor ve destekliyorum. Ancak ismini sayamayacağım onlarca değerli edebiyatçımızın, toplumsal sorunlara ucundan kıyısından dokunmak yerine tam ortasından dalan ve bunu da edebiyattan en ufak bir ödün vermeden yapan genç yazarlarımızın hakkını yememek koşuluyla…

zerrin soysal

5 Nisan 2017