Daha - Hakan Günday

“Daha”, okuduğum ilk Hakan Günday romanı. Ankara Tunalı Hilmi Caddesi üzerindeki D&R mağazasından aldım. Tavsiye edilen kitaplar arasında idi. Arka kapağında yazılı şu paragraf ilgimi çekmişti: “Doğu ile Batı arasındaki fark Türkiye’dir. Hangisinden hangisini çıkarınca geriye Türkiye kalır, bilmiyorum ama aralalarındaki mesafe Turkiye kadar, ondan eminim”.

Hakan Günday karmaşık cümleleri iyi kuruyor ve okutuyor. “Daha” da kolay okunan bir eser. Yazarın dili akıcı. Bu nedenle kitabı sevdim. Öte yandan hikâyeye sürekli karamsar ve şizofrenik bir hava hâkim bu tarafını sevmek istemedim. Ayrıca, kitap bir roman gibi başlayıp, bir roman gibi bitiyor, ama başlangıcı ile sonu arasında türü “deneme”ye dönen bir çalışma.

Bazı tasvirler güçlü, sarsıcı, ve gerçeğe yakın hissi veriyor. Meselâ kahramanın cesetler arasında geçirdiği sürede olanları yemek yerken okumayın, tavsiye etmem. Romanın dönüm noktası olan bu bölümde Hakan Günday kahramanının o 317 saatini detaylı tasvirler ve psikoloji yüklü cümleler ile anlatıyor ve yazar olarak sanatının ustalığını konuşturuyor. Hem yaşanan gerçeklik, hem bir hayatta kalma savaşı, hem de kişilik analizleri var. Kitapta belirli bir seviyenin üzerinde argo var. Argolu konuşmanın olduğu gibi aktarılmasını sanatsal ve edebî bulmuyorum. Tıpkı ölümün, sefaletin, vahşetin olduğu gibi anlatılmasını edebî bulmadığım gibi. Sanatçı içinde yaşadığımız dünyanın bu karanlık ve kötü yüzünü okuyucusunu depresyona sokmadan aktarabilmeli. Çünkü okuyucunun amacı ve yazarın amacı olumsuz düşünceyi katlayarak yayma olmamalı. Bence bu realizm değil teşhircilik. Hakan Günday bu konuda çizginin biraz öteki tarafına geçmiş gibi geldi bana. Şöyle ki kitabın tamamını okuyunca kahramanı ile bir empati kurabiliyor, onu affedebiliyor, hatta kabullenebiliyoruz. Ama orta yerlerinde sadece onun nefret, kıskançlık, psikopat yüzünün empati kurulmasına olanak verilmediği bölümler var. “Daha”’nın sıkıntısı bu bölümleri çok hızlı ve sığ geçmiş. Meselâ “Dünyanın en güzel kızı”nı etkilemek için yaptığı sevimli şaklabanlıklar, hediye almalar. Ama elde edemeyeceğini anlayınca kalkıştığı iş psikopat tarafını ortaya koyuyor. Bunlar günlük yaşamda her an karşılaşabileceğimiz türden davranış şekilleri olsa da biraz daha detaylı analiz ve anlatım beklerdim. Ama belki de o zaman kitap akıcı olmazdı tabi.

İnsan kaçakçılığı, mültecilerin dramı, çocuk taciz ve tecavüzleri, sosyal bir olay olarak linçler. “Daha” bunların hepsine dokunuyor. Kimisine yüzeysel kimisine derinlemesine. Ama amacını açık etmiyor. Örneğin kaçakçılık hakkında mültecilere yapılanlar, kötülükler hakkında bolca teşhir var. Ama bu mülteciler hakkında hiç bir şey yazılmamış. “Daha iyi bir hayat” denip geçilmiş. İyi de, bunu gazeteler de yazıyor. Hakan Günday ihtiyaç içindeki insanlara eziyet çektiren, işkence yaptıran bir makinayı ve bu makinanın dişlilerini anlatmaya girişmiş. Okuyucu okusun ve kendini böyle bir sistemin parçası olduğu için lanetlesin, kendinden ve çevresinden nefret etsin diye mi? Bunun neresi toplumsal sorunlara parmak basmak anlamadım. Oysa mültecilerden birisinin üzerinden bu hikâyedeki eksik unsuru, onların rüyâlarını anlatabilirdi. Hakan Günday bu tarafı kötü ıskalamış, çünkü elinde “Cuma” gibi bir kişilik de var. Oysa biz Cuma hakkında hiç bir şey bilmiyoruz. Sadece roman kahramanının onu sevdiğini, ve kaybettiği ya da sahip olamadığı pek çok insancıl şeyi Cuma’da odakladığını anlıyoruz. Keşke Cuma’yı bize daha fazla anlatsa idi. Rastin’e ayırdığı zamanı Cuma’ya ayırsa idi ve onu tanımamıza, yalın ve basit de olsa hayallerini dinlememize acılarını anlamamıza izin verseydi okuyucu olarak ben daha tatmin olurdum. Aslında Cuma ve rum balıkçılar kahramanın sevdiği kişilikler ve hepsi de ölmüş. İlginç.

Hikâye, roman kahramanının etrafında, ve onun kişiliğinde geçiyor. Kahramanın adı Gazâ. O’nu 9 yaşında iken tanıyoruz ve 24 yaşına kadar beraber oluyoruz. Sık sık mekân ve konu değişiklikleri var ki bu durum kitaba dinamizm vermiş. Bunu sevdim. Konudan konuya atlamasını ise sevmedim. Yazar pek çok şeye üstünkörü değiniyor. Şaşırdım. Acaba kitabını okutmak için mi sık sık mekân ve durum değişikiliği yapıyor diye merak ettim. Yazarın da bir kaç kez belirttiği gibi pek çok olay roman kahramanı öyle istediği için oluyor. Dolayısı ile anî ve keskin değişiklikleri affedebiliriz. Bu durum şöyle bir soruya yol açtı kafamda. Eğer kitaptaki her şey Gazâ öyle istediği için olmuş olaylarsa kahramanın ne istediğine kim karar veriyor? Yoksa bütün bu yazılanlar bir halüsinasyondan mı ibaret? Tüm olanlar roman içinde bile hayâl ürünü, sadece yazar kurgulamamış ama kahramanımız da öyle görmüş. Kitabın bütünlüğü içinde düşününce neden olmasın diyorum. Hayâl içinde hayâl, kurgu içinde kurgu. Rüyâ içinde rüyâ. Bu mantık içinde incelenirse eseri daha iyi anlayabiliyoruz. Adı “Bir delinin not defteri” de olabilirdi. Ne zaman delirdi Gazâ bilmiyoruz. Hangi hikâye gerçek, onu da bilmiyoruz. Gerçeklik kavramının buradaki anlamı yazının içindeki gerçeklik, okurun gözündeki gerçeklik değil. Yani bu hikâye gerçek olaylara dayanmış mı dayanmamış mı gerçekliği değil, roman kahramanı roman dünyası içinde bunları yaşadı mı yaşamadı mı gerçekliği. Kahramanımız Gazâ daha 9 yaşında iken vicdan azabından delirmiş olabilir ve 24 yaşına kadar olan bütün olaylar kendini kapattığı ruhsal zindan içinde tasavvur edilmiştir. Belki de 15-16 yaşlarına yurt öğrencisi iken delirmiştir. Veya Kandalı’ya dönüp hendek kazarken bulduğu ve yüzleşmek zorunda kaldığı gerçek onu tekrardan deliliğe itmiştir. Belki de hiç birisi değildir. Bilemiyoruz. Her anlattığı gene roman içinde kalmak kaydı ile gerçek de olabilir. Gazâ parası olduğu için dünyayı gezmiş, her gittiği yerde linç olaylarına karışmak istemiş ve en sonunda da çocukluğunda işlediği suçun vicdan azâbı ile son durağına gitmiş olabilir.

Toplumsal çürüme, sistemin çürümesi, insanların çürümesi üzerine bolca gönderme var. Çünkü kahraman sürekli bir çürüme hissinin ağırlığı altında eziliyor. Kendi çürümesi bu. Bir bölüm sadece bu çürüme metaforuna ayrılmış, üstelik metafor olarak da değil gerçek yani fiziksel çürümeler hikayeye katılmış ve ve sık sık bu fizikî duruma gönderme yapılmış. “Gazâ cesetler arasında çürümeden önce ölmüştü” gibi cümleler ile (tam kurulan cümle bu değil ama mantık bu). Aslında hepimiz uygun şartlar oluşursa ahlakî çürümeye maruz kalabiliriz. Kahramanımız Gazâ çürümenin yansımasını romandaki hayatında da buluyor. Yani işlediğine inandığı bir suç var. Kanıksamaz gözüküyor ama travmasından da kurtulamıyor. Asosyal olması hep bu nedenle. Romanda çürüyor Gazâ. Öte yandan insan kaçakçılığı gibi güncel bir olayı referans noktası olarak alması, ama o noktadan sonra inandırıcı olmayan sosyal deneylere girmesi, ve sonunda roman kahramanının hayâl dünyası, deliliği ve halüsinasyonları içinde romanın sıkışıp kalması bence konunun arka planı olarak seçilen kaçakçılık olayını da çerez olarak harcamış. Linç kısmına da değinmeden geçemeyeceğim. Yaptığı eforu takdir ediyorum, hele şeytan taşlama ritüeline yaptığı gönderme yerinde ve düşündürücü. Fakat “Sivas Katliamı” bu türün en iyi örneği deyip geçiştirmek nasıl bir şey? Dünyayı dolaşıp değişik yerlerde linçlere katılmak bu olayları analiz etmek, bazılarını kışkırtmak. Patrik Suskind’in “Koku”sundaki sahne kısa ama o kısa alanda bile bundan daha fazla bilgi taşıyor ve estetik. Kitabın bazı bölümleri tokat gibi yüzümüze çarpıyor. Sersemletiyor, iyi bir sersemlik değil bu. Kendimi kötü hissettim. Bir kitap bence okuruna bu hissi vermemeli. Aydın kişi sanatı yolu ile toplumsal sorunlara okurun dikkatini çekmeli ama tiksindirerek değil. “Daha” da yazılanlar bir ara tiksindirme sınırında gidip geliyor. Eğer yazar bu denli her şeyi her güncel olayı yazmak istemese belki de bu yüksek yoğunluklu tiksinme duygusu devam edecekti. Ama konudan konuya atlayınca derinlik kayboluyor ve okur biraz önce yazdığım hisleri uzun süre taşımıyor.

Hakan Günday’ın kurduğu cümlelerin çoğunu yanımda taşımak isterim. Bazen cümleler dost sohbetlerinden edebiyat ortamlarından çıkma gibi, birbiri ile alâkasız gibi görünüyor, toplama. Ama bu o kadar da sorun değil. Dün akşam yolda yürürken bir Cartier reklam panosu gördüm, bir leopar camekân içindeki Cartier mücevherine bakıyordu. Ne alâkâ? Yok alâkâ ama estetik açıdan güzel ve vahşi bir çarpıcılığı var. “Daha”nın bazı bölümleri de öyle. Estetik yüklü vahşi bir çarpıcılık var. Diğer romanlarını da okuyacağım.

Yazan: Erol Emed

(“Daha” – Hakan Günday; Doğan Yayınları, Ekim 2013, 1. Baskı)