Aylak Adam - Yusuf AtılganYusuf Atılgan’ın ilk romanı Aylak Adam, mevsimlerle isimlendirilmiş dört bölümden oluşuyor. Birinci tekil şahıs anlatımıyla yazılmış ilk iki sayfa ellili yılların İstanbul’unda bohem hayatı anlatan bir kitapla karşı karşıya olduğumuzu düşündürse de hemen ardından sözü alan anlatıcı durumu değiştiriyor.

Birinci bölüm: Kış

        Roman kahramanının kişiliğini ortaya seren sıradan olaylarla başlar. Babasından kalan mirasla geçimini sağlayan, eğitimli biri olduğu halde bir işte çalışmayan, sinemaya özel ilgi duyan ve kim olduğunu bilmediği hayatının kadınını (aşkını) arayan bir adam. Yaşı belirtilmez ama gençtir ve iyi bir gözlemcidir. Sinemadan çıkanlarla ilgili şöyle der örneğin: Çağımızda geçmiş yüzyılların bilmediği, kısa ömürlü bir yaratık yaşıyor. Sinemadan çıkmış insan. Gördüğü film ona bir şeyler yapmış. Salt çıkarını düşünen kişi değil. İnsanlarla barışık. Onun büyük işler yapacağı umulur. Ama beş-on dakikada ölüyor.

         Olumsuzluk içermesine karşın iyimser bir ifadedir bu. Hemen ardından gelen satırlarda, bütün insanlar aynı anda dev sinema salonlarında toplanabilse çok şeyin değişebileceğini düşünür. Romanın adsız kahramanı C, insanlardan ve yaşamdan umutludur.

         Ressam sevgilisini bir başka adamın yanında gördüğü için terk etmiştir. Asıl gerekçe değildir bu, bahanedir; çünkü adamla kadın herhangi bir nedenle yan yana gelmiş de olabilirler. Kahramanın derdi düzeni çağrıştırmaya başlayan ilişkiyi bitirmek, tanımadığı başka kadınların peşine düşmektir. Sevgilisinin evinde unuttuğu günlüklerini okur. Bu vesileyle biz de ressam sevgiliyle tanışmalarının hikayesini öğreniriz.

İkinci bölüm: İlk yaz

         Bu bölüm, C.’nin sokakta gördüğü iki kızdan hangisini izleyeceğine karar verdikten sonra peşine düştüğü Güler’le yaşadıklarını anlatır. Kız, öğrencidir. Epey zaman hiç konuşmadan takip eder adam. Okul çıkışlarında bekler. Sonunda konuşurlar ve buluşmaya başlarlar. Kız C.’nin evine gitmekten çekindiği için dışarılarda buluşurlar. Sonunda birlikte yemek yiyip şarap içtikleri bir akşam Güler cesaretini toplayıp evine gitmeyi kabul eder ama  bedensel bir yakınlık kurmayı beceremez, kaçar. Kızın apar topar gitmek istemesi  kahramanımızı üzmediği gibi rahatlatır bile. Aradığının o olmadığını hissetmektedir yavaştan.

Kızın bu ilişkiye  bakış açısını bir arkadaşına yazdığı mektuplardan öğreniriz. Deneyimli ve cesur görünmek için yaşadıklarını abartarak anlatmaktadır. C. bir yerlere ait olmaktan korkarken; kız da tam tersine aidiyet duygusu oluşmamış bu adamla ne yapacağını bilememektedir. Sonunda; üç oda bir salonluk hayalleriyle baş başa bırakır mavi gözlü Güler’i, terk eder. Adamın yerleşik biri olma korkusu o kadar büyüktür ki; garson ne istediğini sormadan getirecek kadar tanımışsa kendisini, oraya bir daha gitmez. Şöyle açıklar yerleşikliğin sakıncasını. Bir yerleri olması kötüydü. Sonra insan kendinin değil, o yerlerin istediği gibi yaşamaya başlardı.

Üçüncü bölüm:Yaz

         Kendi evinden bıkıp sezonluk kiraladığı Bayan Naciye’nin küçük evinde, terk ettiği ressam sevgilisiyle karşılaşır ve ilişkileri yeniden başlar. Beraberlikleri aile pansiyonunun müdavimlerini rahatsız edinceye kadar kalırlar orada. Bu bölümde, sevgilisi Ayşe’nin günlüklerinden ve kendisinin kumsalda resim yapan kıza anlattıklarından, C.’nin geçmişini öğreniriz. Anlatının başından beri tuhaf gelen davranışlarının nedeni böylece ortaya çıkar. İkide bir kulağının kaşınması, Van Gogh’u kulağını kesebildiği için sevmesi, Güler’in kulağını öpebilmesini başarı sayması, genel olarak kulaklara gösterdiği ilginin nedeni, çocukluğunda babasının  kulağını yırtmasıdır. Çocuk babasını mutfakta, çok sevdiği teyzesini sıkıştırırken yakalamış, o da suç üstü yakalanmanın öfkesiyle teyzenin bütün çabalarına, engellemelerine karşın çocuğun kulağını yırtılıncaya kadar burmuştur. Günlerce süren eziyetli bir tedaviden sonra kulak iyileşmiş ama saldırının yarattığı etki neredeyse C.’nin bütün hayatını ele geçirmiştir.

Kadın bacaklarını elleyememesi de babanın teyzeye sık sık “şu bacakların yok mu Zehra,” demesinden kaynaklanır. Bir kadına ne zaman yaklaşsa bu ses yankılanır kulağında. Tiksinir. Kadın bacaklarına dokunamaz. Annesinin ölümünden sonra oedipal bir duyguyla bağlandığı teyzesinin babasıyla yaşadıkları C.’deki baba nefretini büyütmüş, mesleği  ve sevgisizliğiyle birleşerek kalıcı bir travmaya dönüşmüştür. Bu yüzden kendisine zengin denmesine bile karşıdır. Zengin kelimesi babayı çağrıştırdığı için reddeder. Babasından kalan ve ona kirli gelen yollarla kazanılmış parayı da zevkle harcamaz, adeta intikam alırcasına tüketir. Parayı harcama biçiminde babasına ait her şeyi değersizleştirme çabası vardır. Okuması bile babasına inattır. O, okumasın, işadamı olsun dediği için okumuştur. Babası yüzünden bıyıktan nefret eder. Bıyıklı adamlardan da… Babasının, teyzesinin önünde bile hizmetçilere sarkıntılık etmesinden dolayı erkekliğinden iğrenir. Bu konuyla ilgili ifadesi tamı tamına şöyledir:  Hiç kimse erkek yaratılmanın azabını benim kadar çekmemiştir.

Delikanlılığın heyecan verici çıplak kadın rüyaları, onun için azap kaynağıdır. Babası yüzünden yatılı okuduğu okulda bile mutsuz olmuş, arkadaş edinememiştir. Okula verildikten kısa süre sonra kaybettiği teyzesinin ardından iyice yalnızdır artık. Kadınları hem çok ister hem de korkar, yaklaşamaz. Bedenini yormak için boksa başlar. Hocası çok memnundur ondan. Gerçekmiş gibi dövüştüğünü söyler. C. gerçekmiş gibi değil, gerçekten dövüşüyordur. Babasını dövüyordur hayalinde. Öldüğünde üzülmez, rahatlar.

          Edebiyat fakültesine yazılır, sıkılıp bırakır. Askere gider, durup dururken birini dövdüğü için ceza alır. Terhis olduktan sonra Avrupa’da dolaşır. Anlattıkları Ayşe’yi ürkütür, susmasını söyler kız. Bu yüzden macerasının devamını öğrenemeyiz. Anlattıklarını şu sözlerle bitirir: Londralı kasapla İstanbullu kasap dünyaya aynı gözle bakarlar.

          Bu ifadede bir saptamayla beraber örtük bir orta sınıf düşmanlığı ve küçümsemesi de vardır.

Yazlıkta Ayşe’yle yaşadığı dingin günler paniklemesine neden olur. Evli olmasa da çok eleştirdiği elipaketlilere benzemiştir işte. Her akşam aynı manavdan üzüm almakta olduğunu fark edip, bu ilişkiyi bitirmek için konuşmaya hazırlanırken Ayşe’nin gittiğini anlar. Terk edilmektense ayrılan olmayı yeğlediğini bildiren kısa bir not bırakıp gitmiştir kız. Ardından o da şehre döner.

Son bölüm: Güz

         En kısa bölümdür bu… Bıkıp usanmadan aradığının aslında teyzesinin kucağı olduğunu düşünüp; onu belki de, hep aynı sinemanın önünde gördüğü, şaşı gözlü geçkin orospuda bulabileceğine karar verir. Kadını bulup eve götürür ve tıpkı teyzesinin yaptığı gibi dizine yatırıp saçını okşamasını, burnunun ucunu öpmesini ister. Sonuç elbette hüsrandır. Bir pastanede otururken gördüğü bir başka kızın peşine takılır. Aradığını bulmuştur işte. Kızın bindiği otobüse yetişmek için önünü kestiği taksinin şoförüyle kavga ederler. Polis çağrılır. Otobüs gitmiş, kız ulaşamayacağı kadar uzaklaşmıştır. Kavganın nedenini sorar polis. Anlatamayacağını bildiği için susar. Şöyle biter roman: Sustu. Konuşmak gereksizdi. Bundan sonra ondan kimseye söz etmeyecekti. Biliyordu; anlamazlardı.

Final cümleleri her ne kadar roman kahramanının düşüncelerini dile getiriyormuş gibi görünse de yazara ait olduklarını da hissederiz. Anlaşılmaktan umudunu kesmiş bir yazar…

Düz okumada, ne yapacağını bilmeyen bir adamın sevebileceği kadını aramakla vakit geçirmesi gibi görünen roman, alttan alta bir varoluş sorununu, bir anlam arayışını hikaye eder. Annesini küçük yaşta kaybedip babasıyla da sağlıklı bir ilişki kuramamış olan çocuğun, yetişkinliğinde tutunacak bir anlam peşinde koşması.

Düzene karşıdır; ayak uydurup, işten eve, evden işe bir yaşam kurmuş olanları elipaketliler diyerek aşağılar; ama reddettiği düzenin yerine koyacak alternatif bir yaşam biçimi de bulamamıştır. Çocuklukta edinmesi gereken değerler sisteminden yoksun olduğundan oradan oraya savrulur. En sevdiği konulara olan ilgisi bile kısa sürede tükenip sıkıntıya dönüşür. Sinema, bacak, kulak ve kıl takıntısı vardır. Özellikle kötü filmlere gider. Çünkü film için değil, seyircileri izlemek ya da yanındakine dokunarak cinsel dürtülerini gidermek için oradadır.

Hayatı bir bekleyiştir aslında. Orta sınıf değerleriyle yetinmeyecek, başkalarının ne düşündüğüne aldırmayacak kadını bulursa düzelecektir her şey. Yalnızlığı bitecektir. İçten içe bunun mümkün olmadığını bilse de aramayı sürdürür.

Bu roman, kahramanlar aracılığıyla anlatılan bir hikâye değil, hikâyeler sayesinde ortaya çıkan bir karakterle tanıştırır bizi. Tıpkı yazarın ikinci romanı Anayurt Oteli gibi. Bu romanda bir şehir yalnızını, ikincide bir kasaba yalnızını tanırız. Bir uyumsuz, bir  tutunamayandır C…. Oğuz Atay’ınki gibi saygı uyandıran bir tutunamayan değildir ama… Bir anti kahramandır. Ona besleyebileceğimiz en olumlu his merhamet olabilir. Bütün haklı sayılabilecek gerekçelerine karşın avareliğini yadırgarız.

Anlatının dili çok yalın. Bütün süslerinden arındırılmış, hiçbir gereksiz betimleme içermiyor. Tanımlar, sıfatlar kullanılarak değil, eylemlerle veriliyor. Bu sadelik, hem karakterin kişiliğine, hem de modern roman anlayışına çok uygun. Neredeyse yarım yüzyıl önce yazıldığını düşünürsek, yazarın, gününün çok ilerisinde olduğunu söyleyebiliriz. Ne var ki anlam zengini, çağrışımlara açık, dolu cümleler bekleyen okurda bu kadar yalınlığın bir duygu eksikliği, edebi bir sığlık izlenimi uyandırması da olasıdır. İkinci romanındaki Zebercet karakteriyle kıyaslandığında C. biraz silik, biraz kendini anlatamamış biridir. Tamamlanmamış bir eskiz gibidir neredeyse.

Yusuf Atılgan ne yazık ki çok üretken bir yazar olmamış. Döneminin siyasi-politik kavgalarının getirdiği kırgınlıklarla içine kapanmış, yazmaktan çok okumayı, konuşmaktan çok dinlemeyi yeğlemiş biri. İkinci romanı Anayurt Oteli tam on dört yıl sonra yayınlanmış. Üçüncüsünü bitirmeye ömrü yetmemiş. Yanı sıra öyküleri, klasik masal formuna çok uymayan büyükler için yazılmış masalları da var.  Yine de daha üretken olabilseydi bizi C. ya da Zebercet benzeri özel kişilerle tanıştıracağını düşünüp hüzünleniyoruz. Az sayıda eseriyle bile Yusuf Atılgan edebiyatımızda bir köşe taşı, konuyla ilgilenen herkesin tanıması gereken özgün  bir yazar.

Yazan: Zerrin Soysal

 (“Aylak Adam” – Yusuf Atılgan; YKY, 2007, 12. baskı)