Aile Çay Bahçesi - Yekta KopanAile, toplumun en küçük birimi olarak kabul edilen, “çekirdek” anlamı ile kadın, erkek ve varsa çocuklarını içeren bir gruptur. Dilimizde, kelimenin geleneksel anlamıdır bu. Kutsaldır, güven içerir ve bundan dolayı bir sığınaktır çoğu zaman. Görgü, terbiye ve eğitimin zeminidir. İnsanoğlunu hayata ve gelecekte kendi kuracağı aile için hazırlar. İstikrarlıdır, her bireyin omuriliğidir. Hayatın zor şartlarında her daim yanınızda olacak insanları içerir. Gençlikte bir idealdir, yetişkinlikte ise bir gerçek.

Peki, bu geleneksel anlamdaki AİLE olmadan nasıl bir hayat yaşarız? İşte Yekta Kopan’ın kitabında anlattığı aile, bu konuyu ele alıyor bence. Kitabın adında geçen “Aile Çay Bahçesi” aslında güzel anıları barındıran, ancak aynı zamanda da gündelik hayatta yaşamaya hasret kalınan aile saadetini vurguluyor.

Kitabın kahramanı Müzeyyen, isminin anlamı olan “süslenmiş ve güzelliklerle bezenmiş” olması dilekleriyle dünyaya gelmiştir. Çocuk yaşlarında büyüklerini üzmemek için uslu bir çocuk olma çabasıyla ona her söyleneni yapmıştır. Ancak aile temellerinin sarsılması ve istemediği bir kız kardeşi olmasıyla birlikte, karakteri uslu olmaktan vazgeçer ve hayatını öfke temelleri üzerine kurar. Müzeyyen annesine çok düşkündür. Onun, eşini pencere önlerinde beklemesi, her gün çamaşır sularıyla evdeki görünmez kiri temizlemesi, sorulduğunda tanışma hikâyelerini ezbere ve hep aynı edayla anlatması, Müzeyyen’in babasına karşı daha çok öfke duymasına sebep olur. Kız kardeşi ise Müzeyyen’in gözünde kendisinin zıttı, şımarık, herkes tarafından sevilen ve cıvıl cıvıl bir kızdır. Annesinin anî ölümü, Müzeyyen’i hem babasından, hem de bu ölümden sorumlu tuttuğu kız kardeşinden uzun seneler uzaklaştırır. Bireysel hayatında onlar için yer yoktur… ta ki üvey annesi, babasının ölüm döşeğinde olduğunu haber vermek için arayana kadar. Ayakları geri geri gitse bile yola çıkar Müzeyyen.

Yekta Kopan “Aile Çay Bahçesi”nde aile bireyleriyle husumet yaşayanların çok iyi anlayabilecekleri bir hikâyeyi aktarmış. Ve bana göre, başarıyla! Kitap, 142 sayfa olması ve akıcı yazımı nedeniyle çok hızlı okunabiliyor. Yer yer tanıdık hisler ve merak uyandırıyor. Ancak konuya nesnel bakınca, Müzeyyen’in son derece “ben” yaklaşımlı ve empati yoksunu bir karakter olduğunu kitabın sonlarına doğru görüyoruz. Birbirimizi anlayabilmek için iletişim kurmanın ve karşımızdakinin gözüyle olayları incelemenin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha iki kız kardeşin aralarında geçen diyaloglarda hatırlıyoruz. Oysa Müzeyyen hayatına ne kız kardeşini ne de babasını dâhil etmek istiyor başta. Aslında kendi öfke ve nefretinin farkında, bir salyangoz ile sohbeti çokça özeleştiri içeriyor. Baba hasreti yaşadığını, en yakın arkadaşının babasına olan sevgisini kendi baba sevgisi gibi hissettiğinde anlıyoruz yine. “Baba hikâyelerini dinlemeyi seviyorum. … Bana ait olmayan bir babanın görüntüleriyle dolduruyorum boşlukları” diyor başkahraman. Ancak kendi farkındalıkları onu bir adım ileriye götüreceğine, daha da katılaşmasına neden oluyor. Babasının hayatını sonlanmasıyla üzerinden atmaya çalışıyor eski nefret duygularını.

Kitapta beğendiğim bir başka unsur ise Yekta Kopan’ın sembolizmi çok başarılı kullanması. Halıdaki yılan ve akrep motifleri, kız kardeşinin akrep burcunda doğuşu, saatlerin akrep kolu…

“Bak Müzeyyen” diyor, “bu kısa olan, saatleri gösteriyor, adı akrep. Bu uzun da dakikaları gösteriyor, o da yelkovan.”

“Niye öyle adları?” diye soruyorum.

“Öyle işte,” diyor babam. Annem elimi bırakmıyor.

“Peki, bunun adı ne?” diyorum parmağımın ucuyla nefes nefese koşturan ince çubuğu göstererek.

“O saniyeleri gösteriyor.”

“Onun adı yok mu?”

Kızıyor babam. Bana mı kızıyor, saniye kolunun adını bilemediği için kendine mi kızıyor, belli değil.

“Yok kızım. Saniye kolu o. Adı falan yok.” Doğruluyor çömeldiği yerden, anneme dönüyor. “Gördün mü Meral bir şey öğreteyim dedim, ettiği lafa bak. Nereden buluyor böyle tuhaf soruları, bilmiyorum ki?”

Başka soru sormuyorum. Uslu bir kızım ben, babamı kızdırmamam gerektiğini biliyorum. Ama gözümü öteki saatlerden, öteki saatlerdeki saniye kollarından alamıyorum. Adı olmayan zavallının dostu olmaya karar veriyorum. Akreple yelkovan kıpırdamaya karar verinceye kadar benim aceleci arkadaşım defalarca dönüyor. O günden beri diğerlerinin nerede durduklarıyla değil, adsız kahramanımla ilgileniyorum. Saniye kolu, zamanı öğretmiyor insana. Sadece koşuyor.

“Aile Çay Bahçesi” benim için keyifle okunabilen ama bundan daha öte, net bir mesajı olan bir kitap oldu. Eşimizi, dostumuzu seçebilsek de, ailemizi ve bize kalan zamanı seçemiyoruz. Zaman elimizden, o hızla koşan saniye kolu gibi akıp giderken, cesaretimiz el vermediği için onaramıyoruz kırgınlıkları. Hem zaman kaybediyoruz, hem sevdiklerimizi.

Kitap ile ilgili bu yorumlara da göz atabilirsiniz:

http://kultursanat.halkbank.com.tr/KulturDuragi/Kitap/774

http://kitap.radikal.com.tr/makale/haber/bunun-adi-ne-373275

Yazan: Ece SONER

“Aile Çay Bahçesi”  – Yekta Kopan; Can Sanat Yayınları, Ekim 2013, 1. Baskı