Murat Uyurkulak - TolMurat Uyurkulak’ı yeni keşfettim. Biri bu yıl olmak üzere, bugünekadar 4 roman yazmış. Ben ilk eserini, 2002’de ilk baskısı çıkan “Tol”u okudum.

Roman, İstanbul’dan Diyarbakır’a yaptığı tren yolculuğu esnasında, eline tütüştürülan hikâyeleri okuyarak hiç tanımadığı babasını keşfetmeye çalışan Yusuf’un hikâyesini anlatıyor.

Kitabın ilk cümlesi şöyle: “Devrim, vaktiyle bir ihtimaldi ve çok güzeldi”. Aslında tüm romanın rengi bu başlangıç cümlesinde saklı. Solcu ve ihtimalen Kürt milliyetçisi olduğu anlaşılan bir avuç devrimci insanın karanlık hayatlarını, yaşam mücadelelerini, dışlanmışlıklarını, eylemlerini ve hayâl kırıklıklarını kaleme almış Murat Uyurkulak. Dili ve yeraltında yaşayan insanların yaşamlarını öyle inandırıcı bir şekilde yazmış ki, acaba hayatının bir bölümünde gerçekten de anlattığı ortamlarda yaşamış mı diye kendi kendime sordum. Kuşkusuz edebiyat değerlendirmesi için bunun hiçbir önemi yok, ama Uyurkulak’ın kullandığı dilin inandırıcılığını özellikle vurgulamak istedim. Murat Uyurkulak, Emrah Serbes ile ünlenen o delikanlı, idealist ve bir o kadar da gerçeklerden kopukluğu ile okurda küçümseme duygusu uyandıran kahramanların dilinin bana kalırsa öncülerinden. « Tol », yukarıda değindiğim gibi 2002’de yazılmış. Bilgim dahilinde o tarihlerde, şimdi sular seller gibi neredeyse her yeni kitapta karşılaştığımız bu ilginç dili kullanan pek kimse yoktu. Dilde tutarlılık, özgünlük ve samimiyet açısından « Tol »u çok sevdim.

Bunun haricinde « Tol », kolay okunan bir kitap değil. İç içe geçen zamanlar (dört nesilden bahsediliyor), farklı kentler, karakterlerin fazlalığı, yazarın sis bulutu içinde bıraktığı kahramanlarına ait geçmiş, okumayı oldukça zorlaştırıyor. Yusuf’un hikâyeler okuyarak keşfetmeye çalıştığı babası, kahramanın kişisel mücadelesi ve toplumdan ayrışması serüveni ile birbirine geçiyor.

Kurgu açısından da « Tol »u beğendimi söyleyebilirim. Solcu, devrimci, idealist ve biraz da donanımları eksik bir avuç genç insanın eylemci ruhunu, zaman zaman da tiye alarak, Uyurkulak güzel canlandırabilmiş :

« Kahvaltıda Coşkun, tam tahmin ettiğim gibi, acemi bir peygamber gibi daldı meseleye. Kuzeyden vurdu, Doğu Avrupa’ya kıvrıldı, Asya’ya sürdü hızla atını, Çin’de, Kore’de, Vietnam’da, oraları öve öve dolaştı bir müddet, dolaşırken Rusları çekiştirdi, derken Moskova’dan bizim fakirhane’ye şöyle bir uğradı, meseleleri Ortadoğu’ya bağlarken bir anda Küba’ya sıçradı, Amerika’nın üst kıtasından girdik, ABD’ye bol bol küfrettik, alt kıtasından gözlerimiz yaşlı çıktık. Dünya gözümde daha bir anlaşılır, aydınlık ve çekik artık ! » (s.107).

« Tol » sözcüğünün anlamını araştırdığımda birden fazla tanım çıktı karşıma. Bunlar arasında kendime göre en uygununu paylaşıyorum. « Tol », Kürtçe’de « intikam » anlamına geliyormuş. Çok baskın olmasa da, romanın içinde anti-ulusalcı görüşlere yer vermiş Uyurkulak. Kurguda bir Kürt milliyetçiliği bariz bir şekilde savunulmasa da, merkezi yönetime karşı ideoloji kendini açıkca belli ediyor :

« Posbıyıklı kondükter bey, bizim şahidimiz olur musunuz ? Şahidimiz olmadan önce, bu trenin nereye gittiğini söyler misiniz ? Ankara mı dediniz ? Emin misiniz ? Peki ben Ankara’da ne yapacağım ? Ya da şöyle söyleyeyim : Ey Ankara ben seni ne yapayım ? Ulan sende bir tek tanıdığım yok, bir tek sevdiğim yok, sende ben yokum, sende Şadi yok, sende Adnan yok, sende şiir yok, sende merhamet yok, sende şeref yok, sende hürriyet yok, sende zaman yok, sende ufuk yok ! Ey Ankara, sende zulüm var be, zulüm, zulüm ! » (s.123).

Ben, bu kadar belirgin ideolojilerin kurgunun içine « yedirilmesinden » hoşlanmıyorum. Orhan Pamuk’un her fırsatta –ve genelde olur olmadık yerlerde- romanlarında Cumhuriyet dönemi eleştirilerini « sokuşturması » gibi, bu tür tarafgirliklerin yerinin edebiyat olmadığını düşünüyorum. Ancak buna rağmen, « Tol »un okura sunduğu atmosfer içinde bu söylemler aykırı kaçmamış. Dozu benim zevkime göre biraz fazla, ama hikâyenin kendisi bunu kaldırabilmiş.

« Tol »de kahramanlarla bir özdeşlik kurmak mümkün. Kim, daha genç yaşlarında, biraz komünist, biraz sosyalist, hatta biraz anarşist olmadı ki ? Hepimizin içinde derin bir yerlerde kalan isyancı ruha sahip bu gençleri hem seviyoruz, hem de hayat karşısındaki ideallerinin ilk rüzgârda iskambil kağıdı gibi yerle bir olmasına içten içe kahroluyoruz. Aslında hepimiz, içimizde az çok yeşerttiğimiz o devrimi yarı yolda bırakıp, metropol canavarının kapitalist düzenine karışarak yok olduk.

Sen şimdi teşkilatı soracaksın. Valla ne yalan söyleyeyim, durumlar pek iyi değil. Sayımız on beş, hep mahalleden topladığımız adamlar. Adam dediğime bakma, çoluk çocuk hepsi. Kalmamış buralarda adam gibi adam. Kalanlar korkuyor, yanaşmıyor bir boka. Bırak her şeyi, ruhlarını yenmişler bunların. Ulan bizim mahalledekiler olacaktı şimdi…” (s. 238).

Ve belki de bu yolda yıllarını geçirmiş her devrimci gibi, güncelliğini yitirmiş ve kendini yenileyememiş kavramlara, halâ yeni ve adil bir dünya ümidine tutunanların aciziyetini gözler önüne seriyor Murat Uyurkulak :

Her “yoldaş” deyişimde, karşımdaki gençlerin yüzlerinden gelip geçen alay, sinir ve acıma karışımı ifadeyi gördükçe, kelimeyi olur olmaz her yerde kullanıyorum inadına.” (s.243)

Gerçekten de, kitabın ilk tümcesine gönderme yapan son satırda belirtildiği gibi, “Bir ihtimal olduğunda devrim ne kadar da güzel”.

« Tol » 2002’nin en iyi romanları arasında değerlendirilmiş. Bir ilk roman için gerçekten çok başarılı. 2016’da çıkan ve kadına şiddeti konu alan son romanı « Merhume »yi alıp okumak için sabırsızlanıyorum.

Kitapla ilgili farklı yorumlar okumak isterseniz:

 http://www.metiskitap.com/catalog/book/4871

 http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=r2&haberno=1716

 “Tol”, Murat Uyurkulak (Metis, 7. Basım, Mayıs 2011)

Ağustos 2016

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Share on LinkedInPin on PinterestEmail this to someonePrint this page