Uzun süredir, yeni çıkan doğru düzgün bir roman okumamıştım. Akın Çokuğurluel’in “Kırık Şeyler Ansiklopedisi”, çağdaş edebiyatımızla ilgili yeniden ümitlenmemi sağladı. Genelde tam not vermem, ama “Kırık Şeyler Ansiklopedisi” yıldızlı bir 10 hak ediyor. Yıldızlı ve yaldızlı bir 10! “İyi edebiyat” kriterlerini hakkıyla yerine getiren, bunu yaparken aynı zamanda kalbe dokunan bu muhteşem romanı hemen alın, okuyun, hediye edin.

“Kırık Şeyler Ansiklopedisi”, Akın Çokuğurluel ilk eseri değil. “Ağlamışsan Gözlerini Gösterme. Saklan. Ayıp”, bir yayınevinin düzenlediği “İlk Roman Yarışması”nda birinciliğe layık görülmüş. 2013 ve 2014 yıllarında yazarın birçok öyküsü yayınlanmış ve ödüllendirilmiş. Kendi açımdan, şu ana kadar Akın Çokuğurluel’i keşfetmemiş olmamı kesinlikle bir eksiklik olarak görüyorum.

ETKİLEYİCİ BİR KURGU

“Kırık Şeyler Ansiklopedisi”, kırık eşyalar mezarlığı olduğu kadar, bir nevi kırık hayatlar şeceresi. Aynı ailenin birkaç neslinin siyasal direnişi ve mücadelesi, anne yoksunluğu teması altında enfes bir şekilde işleniyor. Romanın başlangıcında iki hikâye paralel gelişiyor. Çokuğurluel ilk hikâyede, annesinin ölümünden sonra hayata tutunamayan bir gencin öyküsünü bölüm numaralandırmalarıyla ayırarak anlatılıyor. İkinci hikâyede, “Bir Eylemcinin Aşık Olmadan Önceki Son Sekiz Günü” başlığı altında, sekizinci günden başlayarak ilk güne kadar gelişen, bir eylemcinin hayatından kesit aktarılıyor. Olağanüstü ehil bir kalemin, romanın başından bu yana bu iki hikâyeyi nasıl birbirinin içine ördüğünü, detay olarak gösterdiği her unsuru sonradan nasıl anlamlandırdığını görmek bir edebiyat sever için paha biçilmez. Çokuğurluel ilk sözcükten itibaren bu iki hikâyenin birleşmesine giden yolun çakıl taşlarını usul usul yerleştiriyor. Bunu yaparken de, üstün bir yetenekle okurla oynuyor. Öncelikle Çokuğurluel, bu iki hikâyenin, aynı bireyin farklı zaman dilimlerindeki yaşamına dair olduğu algısını kuvvetli bir şekilde yaratıyor. Hikâyelere serpiştirilen bölük pörçük bilgileri birleştirdiğinde okur, kahramanın gençliği ve yetişkinliği şeklinde iki farklı zamanın içine daldığını sanıyor. Romanın ortalarına kadar buna neredeyse inanmamak imkânsız. Neredeyse diyorum çünkü Çokuğurluel okurla oynamayı bırakmayıp, hep açık bir kapı bırakıyor. Romanın sonlarına doğru ancak okuru ters köşe yapıp, başlangıçtaki algısından çok daha öte bir yere yerleştiriyor. Finalde, tıpkı bir maestro’nun orkestrasını yönettiği gibi Çokuğurluel tüm parçaları kusursuzca birleştiriyor. Geriye baktığınızda, finale giden yolun büyük bir titizlikle hazırlandığını anlıyorsunuz. Taşlar yerli yerine oturuyor. Kurgunun başından sonuna kadar zekice oluşturulması romanda en etkilendiğim özellik oldu.

BÖLÜMLERE AYRILAN HİKÂYE

Annesizlik, annenin yoksunluğu ve yiten annenin ardından baba ile iletişimsizlik romanın ana teması. Bu tema paralel ilerleyen her iki hikâyede de belirgin. Bölümlere ayrılan ilk hikâyenin başlangıcında, salt bir eril çekişme ekseninde seyrediyor baba-oğul arasındaki gerginlik: “Annemden kaynaklanan dile gelmeyen, tuhaf bir gerilim vardı aramızda. Aynı kadını seven iki erkeğin rekabeti. Dürüst olmak gerekirse, annemi paylaşmayı aklımdan bile geçirmiyordum.” (s.25). Masum rekabet, annenin ölümünden sonra sessiz bir öfkeye dönüşecektir: “Sessizlik, kalın bir battaniye gibi üzerimizi örtüyor, başka şeylerle ilgilenmemize izin vermiyordu” (s. 119). Anneleri, eşleri öldükten sonra varoluşları kusurlu kalan erkeklerin hikâyesi “Kırık Şeyler Ansiklopedisi”. Çokuğurluel derin bir duygu yoğunluğu içinde, çocuk, daha sonra ergen, sonrasında ise yetişkin kahramanların annesizlik gölgesinde sürdürdükleri (sürdüremedikleri) yaşantılarını, okurun duygularına doğrudan, ancak aşırıya kaçmadan aktarıyor.

Hikâyede başkahraman, kimliğinden, siyasî duruşundan dolayı ve sakıncalı kitaplar okuduğu için oradan oraya sürülen bir babaya rağmen, annenin koruyucu kanatları altında olabildiği kadar mutlu bir çocukluktan, annesizliğe, annesizlikle gelen varoluşsal boşluğa ve sonunda deliliğe düşer. Annesinin endişeyle sakladığı ve “halkı suça teşvik eden” kitapların ticaretini yaparak harçlığını çıkarır. Bu kıymetli kitapları sahaflarda satarak, aslında annesinin hep istediği ancak bir türlü yapamadığı bir vasiyeti yerine getirdiğini düşünür genç kahraman. Sakıncalı kitapların tamamı elden çıktığında, kötü talihin sonlanacağına inanır.

Bu inanç, elbette boşa çıkar.

Annenin ölümünden sonra başkahramanın babası ile tek iletişimi dili, şiddet dili olur. Nitekim genç adam, cenazeyi takip eden ve babasının kendisini odaya kapattığı 2 günde, her şeyi bozma ve kırma alışkanlığını edinir. Gizlice evin her eşyasını söker, bozar, kırar. “Her gün aksatmadan görevimi yerine getiriyordum. Menteşeler, lamba, kapı kolu, kapı kilidi derken, her geçen gün daha karmaşık ve yaratıcı işlere de girişmeye başlamıştım. Dolaptaki elbise askısını gevşetmek, kapı zilini bozmak, elektrik panosundaki şalterleri değiştirmek, ahşap parkelerin kenarlarını kaldırmak gibi.” (s. 122). Baba ise, sonsuz bir sabırla, oğlunun yarattığı aksaklıkları her gün sorgusuz sualsiz onarır. Bu sessiz ve yıkıcı dilin kurulmasına göz yuman babanın, aslında kendi kendine bir diyet ödediğini okur sonradan anlayacaktır. Bir bakıma, baba hayatını yavaş yavaş, acı çekerek sonlandırma aracını çatısı altında bulmuştur: kendi oğlu.

Annenin ölümünden sonra başkahraman aylak bir adama dönüşür. Okulunu bırakır, Metin adında her gün çay ısmarladığı bir “arkadaş” edinir. Bu sırada başkahraman etrafındaki cisimlerin, canlıların ve hayatına bir şekilde giren her şeyin çizimini yapmaya başlar. Çokuğurlugel’in bir başka özgünlüğü de, metnin zaman zaman çizimlerle destekleniyor olmasında yatıyor. Bu çizimler ve özellikle altındaki anlatımlar, başkahramanın karmaşık ruh durumunun çarpıcı birer göstergesi.

Örneğin:

Kurukafa çiziminin yanındaki açıklama şöyle: “Ölüm: Fiziki olarak nefes alıp vermenin sona ermesi olarak bilinir. Nefes alıp verirken de hissedilebilen tuhaf boşluk durumudur.

Bank çiziminin yanındaki açıklama şöyle: “Bank: Sohbet için uygun, kamuya açık şehir mobilyası. Uzun süre oturulması popo acısına sebebiyet verse de, en çok deniz kenarlarında kullanılır. Üzerine isim kazınabilir.” (s.101).

Burun çiziminin yanındaki açıklama şöyle: “Burun: İnsanın ağladığını ele veren güvenilmez organ.” (s. 106).

Lazımlık çiziminin yanındaki açıklama: “Lazımlık: İçine sıçılan küçük alan. Hayat ile benzerliği vardır.” (s. 175).

Cisimlerin bozulması üzerine kurulan baba-oğul arasındaki şiddet dili devam ederken, babayı düzenli bir şekilde ziyaret eden Sinan ortaya çıkar. Çokuğurluel Sinan’ı hiçbir şekilde tasvir etmez, gerçek olup olmadığını anlayamayız. Tıpkı Metin’in gerçek olup olmadığını anlayamadığımız gibi. Sadece ardında bıraktığı boşalmış bisküvi tabağı vardır Sinan’ın. Ne baba Sinan’ın kim olduğunu açıklar, ne de oğul herhangi bir soru sorar. Eve düzenli gelen bir ziyaretçinin kimliği ile ilgili baba ve oğul arasında hiçbir bilgi paylaşımının olmaması, iletişimsizliğin dayanılmaz ağırlığını etkileyici bir şekilde gözler önüne seriyor.

BİR EYLEMCİNİN ÂŞIK OLMADAN ÖNCEKİ SON SEKİZ GÜNÜ

İkinci, ve en az ilki kadar yoğun işlenen tema, kahramanların siyasî kimlikleri etrafında gelişiyor. “Bir Eylemcinin Aşık Olmadan Önceki Son Sekiz Günü” bu tema üzerine yoğunlaşıyor.

Bu bölümdeki başkahraman, meteoroloji uzmanı olmak isterken, kendisini solcu bir partinin eylemcisi olarak bulan genç bir erkektir. Kardeşi olsa adının “Barış” olmasını hayâl eden bir eylemci. Annesinin gebeliğini sonlandırmak istemiş olup da başaramadığına ve bunun sonucunda öldüğüne inanan Kürt kimlikli bir adam. Oysa, gerçekler, çok farklıdır. Hikâye, okuduğu lisede “anarşik” gruplara girmemek için direnmişken, taşradan gelip İstanbul’da iyi bir Üniversite’ye giren bu genci eylemci olmaya iten olaylar silsilesinden oluşuyor. Bunu yaparken Çokuğurluel okurun olumlamasını da almak ister gibi. İyi bir hayata sahip olabilmek için elinden gelenin en iyisini yapmasına rağmen, toplum, başkahramanı yasa dışı yollara itmiştir. Tıpkı yunan tragedyalarındaki karakterler gibi, kahramanların yazgılarını geri döndürmeye kudretleri yetmemektedir. “Bu duruma nasıl geldiğimi bazen kavramakta güçlük çekiyorum. Eylemlere katılan, bu eylemleri planlayan adam ben miyim, şaşıyorum doğrusu.” (s. 57) der başkahraman, kendi yazgısının ağırlığı altında. Bireye indirgenmiş kadersel gerçeği, sarsılmaz ve evrensel bir gerçek olarak işleyen Çokuğurluel okuru da kendi safına çekmeyi ustaca beceriyor. Onca sınıfsal ayrımcılık, sosyal dışlanmışlık, kentlilik sancıları, parasızlık, hakaret ve haysiyet katliamına maruz kalan bir adam, yasa dışı bir eylemciden başka ne olabilirdi ki? Bundan sonra olaylar baş döndürücü bir hızla raydan çıkacaktır. “Akıl ve sağduyu rehberimiz olmalı” diyerek parti içindeki duruşunu belirleyen bir eylemcinin örgüt tetikçisine dönüşmesi hikâyenin omurgası aslında. Eylemcinin karanlık yılları geride kaldığında, başkahramana “Dava, idealler ve gelecek, gözleri ışıl ışıl, güler yüzlü insanlar, masum oyunlar ve ölümlerle yüzleşmeden güzel bir dünyaya ulaşma hayâlleri çocuksuydu. Tek gerçek ölümdü.” (s. 189) dedirtecek kadar okurun vicdanına da son noktayı olması gerektiği gibi koyabiliyor Çokuğurluel.

Bu bölümde, kahramanların nesilden nesile kendilerini içinde buldukları solcu ve Kürt siyasal mücadele, bir varoluş şekli olarak karşımıza çıkıyor. Burada da, Çokuğurluel, salt ve sığ bir siyasî propaganda tuzağına düşmeyip vurguyu, içinden çıkılamayan ailesel –ve muhakkak kitlesel- bir yazgıya çeviriyor: “Hayat devam ediyordu, ben yokuş aşağı gidiyordum” (s. 138). Çouğurluel’i okurken, en derin acizliğimizle, sadece bu topraklarda yaşamaktan ötürü Türkiye’de binlerce kişinin vahim kaderine bir kez daha tanıklık ediyoruz. Çünkü “Bazı şeylerin değişmesi için acılar bile kâfi gelmiyor” (s.28).

SIRADANLIĞIN AĞIRLIĞI

Başkahramanların isimleri, romanın sonuna dek ifşa edilmiyor. Bilinçli olarak Çokuğurluel sıradanlık vurgusu yapıyor “Kırık Şeyler Ansiklopedisi”nde. Başkahramanlar, aslında sıradan birer birey. Türkiye’nin siyasî arenasında başka bir bireye dönüşme imkânı olmayan genç Kürt erkekler. Bu nedenle isimlerin herhangi bir önemi yok. Başkahraman o, bu, veya okur da olabilecek özelliklere sahip. Sıradanlık vurgusu Çokuğurluel’in romanında, hayatın tümüne de yayılmış. “O faşist grubun İstanbul İl temsilcisi” olan hedefini tasvir ederken, Çokuğurluel başkahramanın ağzından söz konusu sıradanlığı vurgulamayı da ihmal etmiyor: “T.Y.’nin diğer fotoğraflarını gördüğümde, onu her gün selamlaştığım köşedeki biletçiye benzettim.” (s.137). Romanın her satırı, sıradan olanın ezikliğine, toplumsal dışlanmışlığına dair. Elbette, sıradan hayatlardır birdenbire bireysel dramlara dönüşen. “Sıradanlığın aslında ne kadar derin bir şey olduğunu düşünmüştüm o an.” (s. 157) der başkahraman, sıradan olana hakkını nihayet teslim edercesine.

DENEYSEL VE ÖZGÜN YAZIM DİLİ

Çokuğurluel’in denyesel ve özgün yazım dili, yukarıda belirttiğimiz ansiklopedik çizim ve tanımlarla kısıtlı değil. Örneğin, eylemci kahramanın ruhsal çöküşünü gösterir nitelikte bir bölüm var romanda. “Odada Tek Başına Geçen İki Gün” adlı bu bölümde içsel bir hezeyana yer verilmiş. Noktalaması olmayan 10 sayfalık bu bölümde, kahramana ait baş harflerle vurgulanan “HAYIR” sözcüğünün arkasındaki sayıklama, yazıların iç içe girdiği ve sonunda anlaşılmaz hale büründüğü bir şekil alıyor. Derin bir ruhsal çöküntüyü bu teknikten daha iyi anlatabilen ne olabilirdi?

Hikâyede önemsiz bir unsur olarak öne sürülen fakat romanın sonlarında dramatik anlam taşıyan bir televizyon izdivaç programını da aktarırken Çokuğurluel’in kullandığı farklı yazım tekniklerinden biri ile karşılaşıyoruz. Sığ, ahlakî yozlaşmanın en çarpıcı örneklerinden biri olan “Hayatın Yalnız Kulları” adlı bu izdivaç programı, bireysel çöküşlerin nasıl toplumsal yozlaşmalarla desteklendiğini gösterir nitelikte. Başkahramanın, tek “arkadaşı” Metin’in sevdalandığı kızı, hiçbir konuğun yalnızlık mertebesinden yukarı çıkamadığı bu sığ televizyon programında görmesi ile, birbirinden tamamen bağımsız, ve hatta önemsiz olarak görülebilen bir yan hikâye Çokuğurluel’in usta kaleminde esas hikâye ile birleştiriliyor. Ve bunu da yaparken, yine ehil bir kalemle, izdivaç programının talip ve adayını absürt diyaloglar etrafında konuşturuyor yazar.

Son olarak Akın Çokuğurluel, özgün yazım tekniğini, romanın sonundaki kronolojik bölümle taçlandırmış. Bu tarihçenin kim tarafından yazıldığı belirtilmemiş ancak baba-oğul ilişkisine bizzat tanık olan biri tarafından aktarıldığı izlenimi ağır basıyor. Söz konusu tarihçe, gizemli ziyaretçi Sinan tarafından mı kaleme alındı? Bilmiyoruz, ancak kişisel izlenimim bu yönde. Bunu da, Çokuğurluel’in okurla oynadığı son oyun olarak değerlendirdim. Yazar bu tarihçede, 1978’den başlayarak 2010’a kadar Türk siyaset arenasının ve toplumsal hayatının bazı mihenk taşlarını sıralamış. Bir ulusun şekillenmesindeki önemli olayların yanı sıra, dönemin uluslararası gelişmelerine ve romandaki kahramanların yaşantılarına dair bilgiler de yerleştirmiş. Çözümlenen olay kurgusunun enfes bir cilası diyebiliriz bu bölüme. Romandaki gelişmeleri, bir ulusun ve hatta küresel tarihin ışığında, kronolojik açıdan toparlayan özgün bir final olmuş. Bu şekilde de, daha geniş bir tarihsel çerçeveye yerleştirildiğinde, romandaki “sıradanlık” vurgusu pekişmiş oluyor.

YAYINCININ NOTU

Akın Çokuğurluel’e verdiğim “pekiyi” notu Everest Yayınları’na veremeyeceğim. Her ne kadar çok daha kötü baskılar okumuş olsam da, romanda onlarca yazım ve basım hatası tespit ettim. Bunların tamamını yazara, bir sonraki baskılarda düzeltilmesi dileğiyle ilettim. Umuyorum Everest Yayınları, Akın Çokuğurluel’in eserine gösterdiği titizliği ikinci ve sonraki baskılarda gösterir. Çünkü elbette, “Kırık Şeyler Ansiklopedisi”nin onlarca baskısı olmalı. Mutlaka olmalı.

SONUÇ

Akın Çokuğurluel’in, “Kırık Şeyler Ansiklopedisi” ile çıtayı olabildiği kadar yükselttiğine inanıyorum. Bundan sonrası kendisi için belki biraz daha zor olacak. Yazar, en azından aynı veya daha iyi niteliklere sahip bir eser çıkarabilecek mi? “İyi edebiyat” üretiminde istikrarlı olabilecek mi? Biraz da “ikinci ten” gibi üzerine yapışacağını düşündüğüm, romanlarındaki siyasî bakış açısından özgürleşebilecek mi, yoksa bu çizgide mi devam edecek?

Hepsini merak ediyorum.

Akın Çokuğurluel’in kalemi çağlasın. Eserlerinin yolu açık olsun. Çağdaş Türk edebiyatının en parlak birkaç yazarı arasında gördüğüm Çokuğurluel’i yakından takip etmek gerektiğine inanıyorum.

21 Ağustos 2017

Akın Çokuğurluel; “Kırık Şeyler Ansiklopedisi”; Everest Yayınları, 1. Basım, Haziran 2017

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Share on LinkedInPin on PinterestEmail this to someonePrint this page