Hayatı Sevme Hastalığı - Sibel K. TürkerSevgili dostum Hamide Gönen, bana yazdığı bir elektronik posta mesajında bu kitapla ilgili şöyle diyordu: “Bu arada dün ‘Hayatı Sevme Hastalığı’ kitabını okudum. Ve bugün okuması için kızımın eline tutuşturdum. Eğer okumadıysanız, okumanızı tavsiye ederim. Uzun zamandır roman türünde bu kadar başarılı bir kitap okumamıştım. Kendine özgü zengin bir dili ve kesintisiz bir ritmi var. Yerinde kullanılan özgün metafor ve alegoriler de cabası:)) Sanırım tüm kitaplarını alıp okuyacağım.”.

Hamide’nin kıskanılacak kadar değerli ödülü vardır yazın dünyasında (Everest İlk Roman Ödülü’nden tutun A. Hamdi Tanpınar ödülüne kadar). Değerlendirmelerine güvenir ve genelde tavsiye ettiği kitapları okumaya çalışırım. Yazdıklarımı da sık sık kendisine okutur, her tarafı kırmızı ile işaretlenmiş yazı taslaklarımı iade etmesini dört gözle beklerim. Sağlam bir dost ve sağlam bir edebiyatçı’dır Hamide.

“Hayatı Sevme Hastalığı”’nı işte ben Hamide aracılığıyla keşfettim.

Kitap, iki ödüle birden layık görülmüş: 2012 Duygu Asena Roman Ödülü ve 2013 Yunus Nadi Roman Ödülü. Yazarın almış olduğu ödüller bunlarla kısıtlı değil: başka eserleriyle Yunus Nadi Öykü Ödülünü ve Haldun Taner Öykü Ödülünü de başarı hanesine eklemiş.

“Hayatı Sevme Hastalığı” bir kadın romanı.

Sibel K. Türker romanında kadınlar, kadınlık halleri ve dişil gücün hayatla mücadelesini, ritmik bir dilde sunuyor. Başkahraman Ayda, yetimhanede büyümüş. Ergenliğinin arifesinde, birdenbire çıkagelen hiç tanımadığı annesi ile yaşamak zorunda kalmış. Daha sonra, annesinin yatalak bir adamı eve eş diye getirmesiyle birlikte başlayan tek başına bir yaşam.

Ayda büyür ve her yetişkinin düştüğü tuzağa düşer: âşık olur.

Aşık olduğu erkek Gurur (elbette çok manidâr bir isim seçimi) bir gün ayrılmak istediğini söyler ve yeryüzünden kaybolur. Ayda aşk acısı çeker ve Gurur’la birlikteyken içinde bulunduğu hayatı sevme hastalığını ölesiye özler. “Aşk acısı, sanki tüm dünya aynı anda seni sevmiş, sonra da sevmekten aynı anda vazgeçmiş gibi bir şeydir” der gönül kırıklığından yataklara düşmüş genç kadın (s. 181, “Hayatı Sevme Hastalığı”).

İşte tam burada kapı komşusu Neşe (burada da isim seçimi şaşırtmıyor) devreye girer. Hayâl ile gerçek arasındaki hikâyeleri ile, Ayda’yı hayata bağlar. Neşe de tıpkı Ayda gibi, erkeklerden türlü türlü tokatlar yemiş, feleğin çemberinden geçmiş şefkâtli bir  anne olur Ayda’ya. İki kadın arasındaki dayanışma ve dostluk, kuşkusuz romanın birincil odağı.

Sibel K. Türker sadece iki kadın arasındaki kader yoldaşlığını anlatmakla kalmamış, Gurur’un ortadan kaybolması ve hiç görünmeyen, ancak komşuları ile kapının altından attığı mektuplarla haberleşen esrarengiz adam aracılığıyla, romana dozunda bir gizem katmış.

Olabilecek tek eleştirim, başkahraman Ayda’nın bazen fazlaca uzayan iç konuşmaları, monologları ve hayata dair felsefî değerlendirmeleri… Bu bölümler bana zaman zaman sıkıcı gelse de, karakterin çelişkilerini ve iç geçirmelerini okura etkin bir şekilde geçirmeye yarıyor. Ayda ile birlikte acılar içinde kıvranıyor okur.

“Hayatı Sevme Hastalığı” ile Sibel K. Türker, Türkiye’nin önde gelen çağdaş feminist yazarları arasında olmaya aday gibi gözüküyor.

Kalemi bereketli olsun.

Benimkinden ayrı bir bakış açısı için, Irmak Zileli ile Sibel K. Türker arasında geçen eleştiri tartışmasını okumakta fayda var: http://www.irmakzileli.com.tr/tag/hayati-sevme-hastaligi/

“Hayatı Sevme Hastalığı” – Sibel K. Türker (Can Yayınları, 3. Baskı, Aralık 2013)