Geçmiş Şimdi Gelecek - Hasan Ali ToptaşHayatla baş edemediğim için yazıyorum” demişti Hasan Ali Toptaş bir söyleşisinde. Gösterişi, kalabalıkları sevmeyen, “yalnız ve utangaç” yazar olarak tanımlanan Hasan Ali Toptaş aynı zamanda Türk Edebiyatı’nın Kafka’sı olarak görülüyor. Bu nitelemeye çok katıldığımı söylemesem de, Hasan Ali Toptaş benim için çağdaş Türk edebiyatının gelmiş geçmiş en yetenekli yazarlarından biri. Üstelik, Türk yazarlarda ender rastladığımız bir niteliğe sahip: istikrarlı bir şekilde, iyi yazıyor.

Hasan Ali Toptaş’ın “Gölgesizler” adlı, sonradan vasat bir filmi yapılan romanı, yazarın ustalığında doruk noktasıdır. Hikâyenin özgünlüğü, gerçek ile hayâlin bu denli iç içe geçmesi, okuru ters köşede bırakacak düşsel bir yetenek, insanı sarıp sarmalayan bir dil. Bu sebeple Hasan Ali Toptaş’ın tüm kitapları kütüphanemdeki yerlerini yıllardır koruyor.

Geçtiğimiz Mayıs ayında “Geçmiş Şimdi Gelecek” piyasaya çıktığında bir koşu gidip aldım. Kitapta 3 bölüme ayrılmış toplam 19 öykü var. En çok öykü içeren ilk bölümün başlığı 1987’de yayınlanan “Bir Gülüşün Kimliği”. İlk basımı 1990 olan “Yoklar Fısıltısı” adını taşıyan ikinci bölüm, sadece 6 öyküden oluşmasına rağmen, kanımca kitabın en başarılı kısmı. Üçüncü ve sonuncu bölüm, aslında 1993 yılında yayınlanan ödüllü kitabında yer almayan öykülerden oluşuyor: “Ölü Zaman Gezginleri”.

Anlayacağınız üzere kitaptaki öykülerin hiçbiri yeni değil. Yazarın ilgi görmeyen ve kendi imkânları ile eserlerini yayımlattığı dönemlerde –ki 30 yıl öncesine gitmek gerekiyor bunun için- yazdığı öykülerden oluşuyor. 2016 yılına kadar Doğan Yayınları’nda olan yazarın bu yıl Everest Yayınları’na transferi ile birlikte, yeni yayınevi yazarın eserlerinin tümünü tekrardan basmaya karar vermiş. Eski öyküler içeren “Geçmiş Şimdi Gelecek”in piyasaya çıkışını bu çerçevede yorumlamak gerekir.

Geçmiş Şimdi Gelecek”teki öykülerin büyük bir çoğunluğunda, Hasan Ali Toptaş favori temasını elden bırakmamış: gerçek nerede başlıyor, düş nerede bitiyor? Bunu en iyi sanırım “Rüştü Adlı Karınca” öyküsünde okurla açık açık paylaşıyor:

Korkacak ne var diyeceksiniz. Haklısınız. Çünkü siz Rüştü’nün kim olduğunu bilemezsiniz. Ama, bizim çarşıda herkes bilir onu. Benimkiyle birlikte, herkesin veresiye defterinde adı yazılıdır. Memurdur Rüştü. Düşle gerçek arasında bir beden kılığında dolaşmaktadır. Bir görünür, bir yiter. Kimse onu aradığında bulamaz, ama o kimi arasa, şıp diye bulur” (s. 18).

Hasan Ali Toptaş tüm öykülerinde yine kasabalarda yaşayan insanları, özellikle esnaf ve memurları mercek altına alıyor. Berberler, her zamanki gibi, öykülerinde değişmez birer garip kahraman. Sırlar, küçücük yerleşim alanlarında büyüdükçe büyüyor ve sonunda zamanında döngüsünde, tüm kahramları yutuyor.

Diğer eserlerinden de anımsadığımız gibi Hasan Ali Toptaş kendini, veya “öykücü” olarak adlandırdığı kişiyi hikâyenin içine salıvermeyi seviyor. Kurguya tam kendimizi kaptırmışken, ters köşe oluyoruz bu gerçeklik serpiştirmeleriyle:

Bir gün, canevimdeki kuş çırpınsa çırpınsa da, uçsa gitse şu pencereden diye düşünürken, Cezmi’yi yatırdılar o pencerenin önüne…

Öykünün burasında, öykücü kalemini bıraktı. Bir sigara ateşleyip yaslandı arkasına. Yazdıklarını okudu. Bundan sonra olacakları, bal gibi biliyordu.” (“Islığımda Gül İzi”, s.27).

Bir öyküde profesördüm ben” (“Ak Saçlı Çılgındılar”, s.59).

Hasan Ali Toptaş’ın tüm yazdıklarını, genelleyebilecek şekilde, çok severim. “Geçmiş Şimdiki Gelecek”teki öyküleri de çok beğendim. Ancak yine de bir eleştiri yapmadan geçemeyeceğim. Yazarın çok uzun seneler önce kaleme aldığı bu öykülerde, artık çok da hoşuma gitmeyen ağdalı ve ağır bir dil kullanılıyor:

İstiyordu ki, sevincine şaşkınlığı büyüsün herkesin. Sorsunlar yüreğinin neden çiçeğe durduğunu. İçinin sevinç yağmurlarıyla nasıl sırılsıklam olduğunu düşünsünler…” (“Boz Atlı Hızır”, s.30).

Bir an, yanımdakilerin, ağaçların ve beton düzlüğün kocaman bir ağız olduğunu düşündüm. Evet, ağızdık biz, uzay denilen en kalıcı, en derin kulağa susarak haykırıyorduk.  Ağız olduğumuzdan işetemiyorduk kendimizi, işitmezdik. Ama uzaklardan, uzak kavramının insanca bir tökezlemeyle tükeniverdiği noktadan daha uzakta başlayan uzaklardan işitiliyorduk herhalde, işitilmeliydik, yüzyıllar geçse de işitilirdik” (“Yoklar Dağı”, s.91).

Edebiyatla ilgilenmeye başladığım ilk yıllarda bu dili çok severdim ve yazılarımda taklit etmeye çalışırdım. Sema Kaygusuz da bana göre aynı kategorideydi. Artık o kadar çok sevmiyorum, bu tarz yazı bana ağır geliyor. Edebiyat bilgimi artırdıkça, “iyi edebiyatın” genellikle yalın bir dilden geçtiğini öğrendim. Yıllar geçtikçe benim de değerlendirmelerim birçok değişikliğe uğradı. Hasan Ali Toptaş’ın eserlerinin tamamını okuduğum için rahatlıkla söyleyebilirim: kendisinin de neyse ki, yazı şekli bu yıllar süresince değişti. Şimdiki yazıları çok daha yalın, çok daha basit ve daha az betimlemelerden oluşuyor. Yazarın bu dönemden sonraki eserlerini daha fazla beğeniyorum. Ancak Hasan Ali Toptaş, istisnasız bir şekilde, her seferinde öykülerinde beni benden alıp götürüyor. İster eski, ister yeni yazılarında olsun…

Özellikle Hasan Ali Toptaş’ı özleyenler için, “Geçmiş Şimdi Gelecek” güzel bir kavuşma kitabı.

Kitapla ilgili başka yorumlar okumak isterseniz, aşağıdakilere göz atabilirsiniz:

http://vatankitap.gazetevatan.com/haber/toptasin_sahaflarda_kalan_oykuleri_/1/24537

http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/kitap/539126/_Acemiligin_A_si__ve_ustaligin_zorlu_yollari.html

“Geçmiş Şimdi Gelecek”, Hasan Ali Toptaş (Everest Yayınları, Mayıs 2016, 1. Basım)

 18.7.2016