Doppler -Erlend LoeHikâye, başkahraman Andreas Doppler’in bir gün Norveç’in kuzeyindeki bir ormanda bisikletle dolaşırken düşmesi ve başını çarpmasıyla başlıyor. Kazadan kısa bir süre sonra, Doppler karısını ve iki çocuğunu bırakarak, evinin yakınındaki ormanda yaşamaya karar veriyor.

Doppler, ormandaki yeni hayatının ilk günlerinde bir geyik avlıyor. Ne var ki, geyiğin yavrusu bu olaydan sonra Doppler’in yanından ayrılmıyor. « Çok iyi bir dost ve çok iyi bir yastık » olarak adlandırdığı yavru geyiğe « Bongo » ismini veriyor ve ormanda birlikte yaşamaya başlıyorlar.

Doppler yaşamını, avladığı geyik etini markette bazı ürünlerle (ör : yağsız süt) takas ederek sürdürüyor. Ayrıca “gerektiğinde” evlere girip ihtiyacı olan gıda ve araç gereçleri çalıyor : “Bir daha asla fatura ödemeyeceğim. Takastan, hırsızlıktan ve ormandan geçineceğim. Ben ölünce de, orman benden geçinecek. Anlaşma böyle.” (s.53) diyerek yeni hayatının temel prensiplerini ilan ediyor.

Norveçli yazar Erlend Loe, başkahramana kendini şöyle tanımlatıyor : « Ben bir bisikletçiyim. Koca, baba, oğul ve işçiyim. Ev sahibiyim. Ve bir sürü başka şeyim. İnsan çok fazla bir şey » (s.19). O, görünürde herhangi bir sorunu olmayan aile ve beyaz yakalı hayatından geriye dönülmez bir şekilde istifa eden olağanın dışında bir adam : «Tek derdimin para olmasından, kültürümüzün izin verdiği ölçüde, en küçük derdimin para olmasına geçtim » (s.29).

Doppler, başarılı bir işadamı, iyi bir aile babasıyken “hiç kimse” olmayı ve herkesten uzak yaşamayı seçiyor. Metropollerin dayattığı ruhsuz, teknolojiye esir düşmüş,  anlamsız yaşantıları, zaman zaman düşündürücü, zaman zaman da ironik bir dille eleştiriyor : « Sesini kıstığımız televizyonda bomlar, Fırat’ın ya da Dicle’nin ya da her ikisinin birden üzerine yağarken, küveti banyoda nereye yerleştireceğimizi çizdik, iki küvetin eksileriyle artılarını listeler halinde yazdık » (s.21).

«İnsanlardan hoşlanmıyorum. Yaptıklarından hoşlanmıyorum. Temsil ettiklerinden hoşlanmıyorum. Söylediklerinden hoşlanmıyorum» (s. 24) diyerek okurun iç sesini yüksek bir desibelde haykırıyor başkahraman. En azından ben öyle hissettim. Doppler, diğer tüm insanlar gibi, « akıllı olma hastalığına » kapıldığını düşünüyor ve ormanda yaşamanın tek çözüm olduğuna inanıyor. Kendisine göre kurtuluş, aklı daha az çalıştırmakta. Kendisini zaman zaman ziyarete gelen küçük yaştaki oğluna da bunu öğretmeye çabalıyor.

Okur, kitabın başında, Doppler hakkında ne düşüneceğini pek kestiremiyor. Akılcı ve felsefî düşüncelerinin yanı sıra, saçmalama yetisi oldukça yüksek bir karakter çıkıyor karşımıza. Yazar ustaca bizi başkahramanı kâh ciddiye almaya, kâh küçümsemeye davet ediyor.

Doppler, hayata tutunamayan bir karakter. Ancak sadece aykırı bir kahraman değil. Erlend Loe, Doppler karakterinde muhteşem bir “akıllı-deli” yaratmış. Kısa sürede ısındığımız, ne kadar radikal olsalar da vicdanlı söylemlerini onayladığımız, hepimizin özlem duyduğu adalet düşüncelerini yansıtan ve hayallerimizdeki en cüretkâr eylemleri gerçekleştiren bir süper kahraman Doppler.

(…) Düze çıkmak istiyorsak, dünya halkları birbirine ellerini uzatmalılar. Ama bunun işe yarayacağına hiç inanmadığımı itiraf etmeliyim. Sanırım tren kaçtı. Şimdi hayatta olanların yok olması ve yerine yeni bir insanlığın gelmesi gerek. Boş bir sayfa açılması lazım. İnsan ırkının saldırgan nitelikleri bir miktar azalmalı. Daha az yufka yürekli bir insanoğlu, büyük resmi görebilme yeteneğine sahip yeni bir tür ortaya çıkmalı” (s. 110).

Erlend Loe’nun ustalığı, insancıl, doğayla barışık ve sorgulayan bir düşünce şeklini doğrudan okura benimsetmek olmuş. Özgün bir şekilde yazarın işlediği, babanın ölümü ve sonrasında onurlandırılması, yas, nesiller arasındaki çatışmalar, doğaya geri dönüş gibi klasik sayılabilecek bazı temalar, Loe’nin kaleminde ana kurguya enfes bir zenginlik katmış. Aslında sıradan olabilecek bu temaları okurken, hiç ama hiç sıkılmadım.

Kitabı Norveçceden çeviren Dilek Başak Carelius titiz ve başarılı bir tercüme yapmış. Yapı Kredi Yayınları da, neredeyse hatasız, temiz bir baskı ile kitabı piyasaya çıkarmış. “Neredeyse” diyorum zira sayfa 84’te “provake olmuştum” gibi bir garabet var. Buna rağmen, yıllardır okuduğum berbat tercümeler ve vasat kitap baskılarından sonra, Doppler çölde vaha gibi geldi.

Son zamanlarda okuduğum en akıcı dille yazılmış, en düşündürücü, en komik, en özgün kurgulardan biri. Tavsiye edene özel bir teşekkür. O kendini biliyor zaten 🙂

Mutlaka okunmalı.

Kitapla ilgili başka yorumlara göz atmak isterseniz, aşağıdakilere bir bakın:

http://www.benyazarsamolur.com/doppler-erlend-loe

http://hikmethukumenoglu.com/index.php/blog/doppler

 Doppler”, Erlend Loe (Yapı Kredi Yayınları, 2. Baskı, Mart 2016)